CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, '30 Ağustos' için Cumhuriyet‘e yazdı: 'Yine başaracağız'

Kemal Kılıçdaroğlu, “Mustafa Kemal Atatürk, 13 Ağustos 1923 tarihinde TBMM’de yaptığı konuşmada ‘Yeni Türkiye devleti, bir halk devletidir, halkın devletidir’ derken bize bugüne dair sorumluluğumuzu hatırlatıyor. Yani Türkiye Cumhuriyetimizi, yeniden halk devleti, halkımızın devleti yapmanın zorunluluğu bizim omuzlarımızdadır” dedi.

Okunma Sayısı: 658    |    Haber Tarihi: 31.08.2022

26 Ağustos 1922 sabahı, saat 05.30’da topçu ateşiyle başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos 1922’de Başkomutanlık Meydan Muharebesiyle tamamlanır. 

Halide Edip (Adıvar) Hanım İstiklal Savaşı Hatıraları’nı topladığı “Türk’ün Ateşle İmtihanı” adlı eserinde, muharebenin 30 Ağustos sonrasındaki yönelimini “Asker alayları tıkanık bir boğazdan fırlayan bir cereyan halinde, kurtaracakları şehre bir tufan gibi gireceklerdi” cümlesiyle betimler.

Ordumuz, Halide Edip Hanım’ı doğrularcasına bir tufan gibi 1 Eylül’de Uşak’a girecektir. Milli Mücadelemizin Başkomutanı Mustafa Kemal’in, 1 Eylül 1922 tarihli isteği üzerine ilerlemesine devam eden ordumuz, 9 Eylül’de İzmir’e ulaşır.

SİVİL RUHUN GÖSTERGESİ

“İstek” diyorum, çünkü Mustafa Kemal, Garp (Batı) Cephesi Kumandanlığı’na ordumuzdan beklentisini, “Orduya hitaben yazdığım beyanname ekte takdim edilmiştir. Bunun bütün Garp Cephesi’ndeki kıtalara duyurulmasını ve zabitan vasıtasıyla efrada (erlere) dahi okunmasının sağlanmasını rica ederim” ifadesini içeren bir üst yazıyla iletir. Mustafa Kemal, ekteki beyannamesine de “Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları” hitabıyla başlamakta ve şöyle devam etmektedir:

“...Afyonkarahisar, Dumlupınar büyük meydan muharebesinde zalim ve mağrur bir ordunun anasır-ı asliyesini (temel unsurlarını) inanılmayacak kadar az bir zamanda imha ettiniz. Büyük ve necip milletimizin fedakârlıklarına layık olduğunuzu ispat ediyorsunuz. Sahibimiz olan büyük Türk milleti istikbalinden emin olmağa haklıdır. Muharebe meydanındaki maharet ve fedakârlıklarınızı yakından müşahede ve takip ediyorum. Bütün arkadaşlarımın Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri verileceğini nazarı dikkate alarak ilerlemesini ve herkesin akıl gücünü ve cesaret kaynaklarını, yarışırcasına müsabaka ile sarfına devam eylemesini talep ederim. Ordular; İlk Hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”

Özetle; bu beyannameye baktığımızda zaferle sonuçlanmış bir mücadelenin siyasi lideri ve askeri başkomutanı olduğu halde, ordudan “Ricada bulunan” bir Mustafa Kemal görürüz. Üstelik bu ricasını “Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları” hitabıyla devam ettirmiş; ordumuzun yetki sınırlarını belirlemiştir. 

BAZEN EN MAHİRİ DE YENİLİR

Ve Mustafa Kemal, ordunun tek ferdine dahi emretmeyen, onlardan Akdeniz’e, yani İzmir’e ulaşmalarını talep eden başkomutan olarak görünmekten çekinmemiştir. Başkomutan Mustafa Kemal’in bu üslubu nezaket dolu sivil ruhunun göstergesidir.

Mustafa Kemal bu nezaketini 2 Eylül 1922’de esir alınan Yunan Ordusu Başkomutanı Nikolas Trikopis’e karşı da sürdürür. Mustafa Kemal ile Trikopis’in karşılaşmasını, Halide Edip Hanım aynı adlı eserinde şu cümlelerle aktarıyor:

“...O, (Mustafa Kemal) Yunan Generallerin kılıklarına ve maiyetlerinin yaptıkları kötülüklere hiç önem vermiyor. Trikopis, onun bu oyundaki rakibi. Bu askerlik oyununda yere vurduğu adama kaideye uygun olan hareketi muhafaza ediyor. Sırtını yere getirdiği pehlivanın elini sıkan galip bir pehlivan gibi. Trikopis’in elini yakaladı, alelade bir el sıkış müddetinden fazla tuttu:

- Oturun general, yorulmuş olacaksınız.

Bundan sonra, sigara tabakasını uzattı, kahve ısmarladı... Bundan sonra masanın etrafına oturdular. Mustafa Kemal Paşa, askerlik alanında oynadıkları oyunu münakaşa etmek için sabırsızlanıyordu... Mülakat bitince, Mustafa Kemal ayağa kalktı:

- Sizin için bir şey yapabilir miyim, diye sordu.

Trikopis:

- İstanbul’daki karımın vaziyetimden haberdar edilmesini isterim, diye cevap verdi.

O zaman Mustafa Kemal Paşa, Trikopis’in elini yine uzun müddetçe tutarak dedi ki:

- Harp bir talip oyunudur, General. Bazen en mahiri de yenilir, siz vazifenizi yaptınız. Mesuliyet talihten geliyor. Müteessir olmayınız.” 

Mustafa Kemal’in esir Trikopis’e davranışı da askeri geleneklerin bir örneği olduğu kadar, sivil kişiliğinin de bir tezahürüdür. 

Yazının bu bölümünde Halide Edip Hanım’ın Türk’ün Ateşle İmtihanı adlı eserinde yer alan bir başka anısını da paylaşmak istiyorum. Halide Edip Hanım, -muhtemelen 31 Ağustos 1922’de- savaş bölgesinde bir yüzbaşıyla karşılaşır. Yüzbaşı, şehit düşmüş ikiz kardeşini defnetmektedir. Halide Edip, şehidi, “Yerde yatan Yüzbaşı Celal, kardeşinin portresi gibiydi... Siyah kaşlarının birinin orta yerinde büyük bir yara vardı. Fakat yüzü mutlak bir sükûn içindeydi,” sözcükleriyle tasvir eder. Defnin ardından Halide Edip, şehidin mezarının başında dua eder ve içinden şu dilekte bulunur:

KARDEŞLİĞİ ÖĞRENMEK

“Ey Allah’ım, bütün insanlara, onların senin çocukların ve birbirlerinin kardeşi olduklarını öğretmenin zamanı gelmedi mi?”

Halide Edip’in, annesinin iki yıldır görmediği Şehit Yüzbaşı Celal’in mezarının başındaki dileği, Mustafa Kemal’in zaferden yaklaşık bir ay sonra TBMM’de yapacağı konuşmasının son bölümünde kendisine yer bulmuş gibidir. Atatürk, 4 Ekim 1922 tarihli ve “Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin Son Harbin Tafsilatına (ayrıntılı açıklama) Dair Beyanatı” başlıklı konuşmasının finalinde şöyle der:

“...Düşman elleriyle viran olmuş ve milletimiz tarafından her köşesini kurtarmak için seve seve can verilmiş ve çocuklarımızın kanı ile sulanmış olan yurdumuzun ufkunda artık sulhun tatlı güneşi gecikmeyecektir...”

Türkiye Büyük Millet Meclisi Ordularından nezaketle dile getirilen istek ve sulhun tatlı güneşinin gecikmeyeceğine duyduğu inanç birlikte düşünüldüğünde, Mustafa Kemal’in milli egemenliğe duyduğu sarsılmaz bağlılık karşımıza çıkar. Mustafa Kemal bu inancını, 4 Ekim 1922 tarihli konuşmasında kendisini TBMM’nin ordularının başında ve ancak TBMM’nin kararlarını yerine getiren bir asker olarak tanımlayarak, bundan duyduğu memnuniyeti ifade ederek de pekiştirir. Mustafa Kemal konuşmasında, tebrikleri kabul eden değil, TBMM’yi tebrik eden bir askerdir: “...Pek aziz ve muhterem arkadaşlarımı, bütün dünyaya karşı temsil eyledikleri hürriyet ve İstiklal fikrinin zaferinden dolayı tebrik ediyorum...”

ATATÜRK’ÜN BAĞLILIĞI

Demem o ki Mustafa Kemal’e baktığımızda, kişiliği ve karakteri itibarıyla milli egemenliğe ve milli egemenliğin yaşama geçtiği yer olan TBMM’ye bağlı, başkomutan olarak emri altındakilere karşı dahi alçakgönüllü ve nazik, düşmanlarına karşı saygılı ve bağışlayıcı bir kişilik görürüz; bu kişiliğin yüzü milli egemenliğe dönüktür. Dünya tarihinin en önemli komutanlarından olan Mustafa Kemal’in askeri kişiliği, bu sivil haliyle çevrelenmiş, sivil haliyle şekillendirilmiş ve belirlenmiştir. 

25 yaşında genç bir subayken dahi; 1906’da arkadaşlarına yeni bir devletin kurulması gerektiğini aktaran ve bu devletin de “Hâkimiyetin kayıtsız şartsız milletindir” temel ilkesi üzerinden yükselmesi gerektiğini savunan kendisi değil midir? Mustafa Kemal, 1906’dan TBMM’nin açıldığı 1920’ye kadar, “Millet hâkimiyetini sağlama” gayesinden geri adım atmamış, 29 Ekim 1923’de Cumhuriyeti ilan ederek millet hâkimiyetini kalıcılaştırmıştır.

İLERLEDİĞİMİZ YOL

Büyük Taarruz’un ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin 100. yılında, Mustafa Kemal’in “Hâkimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğu” ilkesine, bu ilke üzerine inşa ettiği TBMM’nin varlığına, daha çok ihtiyaç duyuyoruz. Mustafa Kemal’in yaşamı boyuncaki en önemli hedefinin demokrasi mücadelesini kalıcı bir aşamaya taşımak olduğunu biliyoruz. Bunun içindir ki Cumhuriyetimizi demokrasiyle taçlandırmanın sorumluluğunu taşıyoruz. 

Çünkü Mustafa Kemal’in, Büyük Taarruzun II. Yıldönümünde ve üstelik Dumlupınar’da yaptığı, “Efendiler, hâkimiyeti milliye öyle bir nurdur ki onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, mahvolur” tarifine uygun olarak, temel problemlerin millet hâkimiyetinin ve demokrasinin tesisiyle çözüleceğini görüyoruz. Şüphe duymuyorum ki sivil bir kişilik olarak Mustafa Kemal’den öğrendiklerimiz ve bu kişiliğinin aydınlığında ilerlediğimiz yol, bizi gerçek demokrasiye ulaştıracaktır.

HALK DEVLETİ HALKIN DEVLETİ

Çünkü Mustafa Kemal Atatürk, 13 Ağustos 1923 tarihli TBMM konuşmasında “Yeni Türkiye devleti, bir halk devletidir, halkın devletidir... Bir ulusun dünyadan tümüyle silinmesi, bir ulusun insanlık topluluğundan tümüyle yok edilebilmesi için Nuh tufanı kadar olağanüstü güç olayların gerçekleşmiş olması gerekir. Fakat kişiler, kendiliğinden alçalmaya mahkûmdur. Bu nedenle halk yönetimi ile kişi yönetimi arasında yaşam ve yok olma oranları da bununla aynıdır” derken bize bugüne dair sorumluluğumuzu hatırlatıyor. Yani Türkiye Cumhuriyetimizi, yeniden halk devleti, halkımızın devleti yapmanın zorunluluğu bizim omuzlarımızdadır.

İnanın; Türkiye Cumhuriyeti’ni yeniden halkın devleti yapacak olan demokrasiye tam manasıyla ulaştığımızda, Halide Edip Hanım’ın Yüzbaşı Celal’in mezarı başında dile gelen dileği de gerçekleşmiş olacak. Çünkü Cumhuriyetimizi demokrasiyle taçlandırdığımızda, bu taçlandırmayı kimseyi dışlamadan, ötekileştirmeden ve hep birlikte başardığımızda, birbirimizin kardeşi olduğumuz gerçeğine bir adım daha yaklaşmış olacağız. Bizim bu başarımız tüm mazlum milletlere ve çağdaş uygarlığa da örnek olacak; bu ülkelerin mensupları arasında yeni bir kardeşlik hukukunun oluşmasına da katkı sağlayacaktır.

Bu duygularla, Büyük Önderimiz Mustafa Kemal’in 4 Ekim 1922 tarihli konuşmasından feyz alarak, başta kendisini ve Büyük Taarruz’da görev üstlenmiş dönemin Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ı, dönemin Garp (Batı) Cephesi Komutanı İsmet İnönü’yü, dönemin Milli Savunma Bakanı Kazım Özalp’i ve Milli Mücadelemizin tüm ordu mensuplarını, TBMM’nin değerli vekillerini ve Halide Edip Adıvar’ı sevgi, saygı ve şükranla anıyorum.

KEMAL KILIÇDAROĞLU

CHP GENEL BAŞKANI



Bu Kategorideki Diğer Haberler