CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, TBMM CHP Grup Toplantısında Konuştu

Okunma Sayısı: 3110    |    Haber Tarihi: 01.11.2022

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşma şöyle:

Öncelikle konuklarımıza da yürekten teşekkür ederim. Yine bir salı toplantısında beraberiz. Buradan bütün vatandaşlarıma, güzel coğrafyamızın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu’ndan sevgilerimizi, saygılarımızı gönderiyoruz.

Şuna inanmalarını isterim bütün vatandaşlarımın. Bütün çabamız, bu ülkede huzur olsun. Bütün çabamız, bu ülkede yaşayan herkesin ama herkesin bu ülkenin caddelerinde, sokaklarında, meydanlarında, kahvelerinde huzur içinde oturabilsin, konuşabilsin, tartışabilsin.

Her evin huzura ihtiyacı var. Her kentin huzura ihtiyacı var. Her köyün, her mahallenin huzura ihtiyacı var. Bütün mücadele bunun için. Bu mücadeleyi yapmak için elbette istiyoruz, elbette bize katılın diyoruz. Bu talep salt Kılıçdaroğlu talebi değil. Bu talep salt Cumhuriyet Halk Partililerin talebi değil. Eminim bu talebi yüreğinde taşıyan 85 milyon insan var. Ben o 85 milyon insanın huzuru için mücadele ediyorum, etmek zorundayız. Türkiye bir yol ayrımına geldi ve bu yol ayrımından Türkiye'yi alıp, çağdaş uygarlığa taşımak ve çağdaş uygarlığı aşmak; bu hedefe yöneldik biz ve bu hedefi mutlaka ama mutlaka ne pahasına olursa olsun gerçekleştireceğiz. Herkes emin olsun. Adalet içinde yapacağız bunu; adaletsizliğe sapmadan, adalet içinde yapacağız.

Vefa Salman, Yalova Belediye Başkanımız. Bir ihbar gelir, "belediyede yolsuzluk var" diye. Göreve başlar başlamaz, daha doğrusu kent dışında ve kente gelir gelmez ilk yaptığı iş, gidip savcıya dilekçe vermek. Böyle bir olay var, olayı araştırın. Kendi iradesiyle... Savcı soruşturma açar. Doğrudur, açsın, herhangi bir itirazımız yok zaten. Zaten bütün CHP'li belediyeler şu anda izleniyor. İzlesin, ondan da şikayetimiz yok ama adaletsizlik yapmasınlar. Kendisi ihbar ediyor, soruşturulmasını istiyor, savcı alıyor, dahil ediyor "o da suçludur" diye. İddia: Talimatın nereden geldiğini biliyorum. O savcıya da söylüyorum, talimatın nereden geldiğini de gayet iyi biliyorum, hangi gerekçeyle geldiğini de gayet iyi biliyorum.

Dava açılıyor. Güzel, açılabilir. Efendim karar alınıyor, “bilirkişiye gönderelim olayı.” Olur, bilirkişiye gönderelim. Gitti bilirkişiye, bilirkişi karar verdi: Vefa Salman'ın bir suçu yoktur. Savcı itiraz ediyor. "Hayır efendim olmaz bu. Bu bilirkişi, doğru bilirkişi değil." E olur, ne yapalım? Aradan bir süre geçer, dava ertelenir, yeni bir bilirkişi. E ne yapalım? Ankara'dan bir bilirkişi bulalım. E olur, çekinmiyoruz, korkmuyoruz ki. Ankara'dan bilirkişi, üç emekli Sayıştay denetçisi, -son öğrendiğim bilgi bu- yani Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetim yapan bir kurumdan emekli olan ve mahkemelerde de resmen bilirkişilik yapan 3 kişiye bu görev veriliyor. "Bakın bakalım, burada Vefa Salman'ın bir suçu var mı, yok mu?" diyor. Rapor veriyorlar: Hiç bir suçu yok. Rapor gidiyor. Bekliyoruz göreve iade edilecek, göreve iade edilmiyor. Niçin? Savcı itiraz ediyor "bu bilirkişiler doğru bilirkişi değildir" diye. Birincisine de itiraz etti, buna da itiraz etti. Bir de yetmedi bilirkişiler hakkında suç duyurusunda bulundu. Bu da bizim hukuk tarihinde bir garabettir. Üçüncü bilirkişi... E olur, hadi üçüncü bilirkişi, ona da razıyız dedik. Üçüncü bilirkişi gene geldi, gene seçildi. Kimlerin olduğunu bilmiyoruz. Yine raporu verdiler "Vefa Salman'ın bir suçu yoktur" diye. Mahkeme yine Vefa Salman'ın göreve iade etmedi.

Şimdi buradan CHP'lilere bir şey demiyorum. Buradan Ak Parti'ye geçmişte oy vermiş vicdan sahibi herkese sesleniyorum: Ya Allah aşkına, bu karar adalete yakışıyor mu, yakışmıyor mu? Bilgiler geliyor: "Efendim doğru, karar vereceğiz ama bizi sıkıştırıyorlar. Bizi sürmekle tehdit ediyorlar. Eğer bu kararı vermezsek nerelere gideceğimizi biz de bilmiyoruz" diyorlar ve bunun adı adalet oluyor. Yani adaletsizlik... Mahkeme salonunda arkadaşlarımız itiraz ediyorlar. Bu sefer "efenim CHP'liler mahkemeyi bastı" diyorlar.

Şimdi ben vicdan sahibi olan herkese sesleniyorum. Elini vicdanına koyup bir düşünsün. Mahkemeyi basmak değil, mahkemeyi ele geçirmişsiniz zaten, saray iktidarı var orada. Savcısını, hakimini ele geçirmişsin, istediğin kararı verdiriyorsun. CHP itiraz ediyor, "niye itiraz ediyorsun?" Yani boynumuzu giyotine mi uzatalım? Mücadelemizi sürdüreceğiz. Mücadelemizi sürdüreceğiz. Vefa Salman bizim onurumuzdur ve gururumuzdur. Sürdüreceğiz.

Grup Başkanvekili arkadaşlarıma söyleyeyim; bir not geldi, notu size ileteceğim. Türk Hava Kurumu kayyumlar tarafından yönetiliyor biliyorsunuz. İstanbul'da güzel bir oteli var. Şu anda kirada Laleli'de. Bu oteli ele geçirmek istiyorlar. Bununla ilgili olarak yargıda süren bir dava var. Bu davayı arkadaşlarımız, özellikle hukukçu arkadaşlarımız yakından izlesinler. Türk Hava Kurumu, bu ülkenin kurduğu havacılık konusundaki ilk kurumdur. Tarihine saygı duyan herkesin Türk Hava Kurumu'nu koruması lazım. Var olan bütün kaynaklarını hortumladılar. Bir oteli kaldı, şimdi bu oteli de ele geçirmeye çalışıyorlar. Buradan açık ve net söylüyorum: O oteli kim alırsa, onun burnundan fitil fitil getireceğim.

Tam bir yağma düzeni! Hakimi ayarlıyorlar, savcıyı ayarlıyorlar, bilirkişi ayarlıyorlar; "efendim adaletle karar verildi." Sen o adaleti benim külahıma anlat. Vicdanlı olan bir hakimin vereceği bir karara benim saygım vardır. Yasalara, hukukun üstünlüğüne göre karar veren bir hakime benim saygım vardır. Ama tek merkezden aldığı talimatla karar veren bir hakime, hakim denmez zaten. Şu anda yargı sisteminin en büyük düşmanları, yargı sistemini çürütenler talimatla karar verenlerdir. Talimatla karar verenlerdir. Yargıtay Başkanı söyledi, "adalete güven yüzde 30'lara inmiş" diye. Yine büyük bir rakam yüzde 30. Çıkın şurada caddeye, çıksın herhangi birisi "bu ülkede adalet var mıdır?" diye sorsun. Yüzde 99,9'u "bu ülkede adalet yoktur" der. Bunu hepimiz biliyoruz, hepimiz biliyoruz ve bunu çözeceğiz.

Efendim biliyorum, adaletsizliği biliyorum hiç merak etmeyin. Geçen toplantıda da söyledim, şimdi de söylüyorum, gittiğim her yerde ifade ediyorum: Allah'ın izniyle iktidar olduğumuzda açık ve net söylüyorum; bu ülkeye adalet ya gelecek ya gelecek diyorum. Adaleti getireceğiz bu ülkeye, adaleti getireceğiz. Toplumun vicdanını rahatlatacak, ben bunu biliyorum. Haksız yere tutuklananları biliyorum. Düşüncesini ifade etti diye hapse atılanları biliyorum. Bunların tamamını biliyoruz ama biraz sabır, biraz sabır. Sandık gelecek. Adalet isteyen herkes kim istiyorsa, hangi görüşten olursa, hangi kimlikten, hangi inançtan, hangi yaşam tarzından olursa olsun, adaleti kim istiyorsa bize katılacak ve biz bu ülkeye adaleti getireceğiz.

Efendim, bir vizyon belgesi açıklandı. Nedir özü bilmiyorum ama bir cümle önemliydi: "Gelin hep beraber bu vizyon belgesinin içini dolduralım" diye bir çağrı da yapıldı. Bu ne demektir? Aslında bizim bir vizyon belgemiz yok da, bari bize katkı verirseniz yeni bir vizyon belgesi yapalım.

Bütün vatandaşlarıma seslenmek isterim; özellikle de bu ülkenin aydınlarına, bu ülkenin entelektüellerine seslenmek isterim. Bir insanın, bir siyasetçinin bir vizyon belgesi ortaya koyabilmesi için önce dünya tarihini bilmesi lazım. Dünya tarihinin ötesinde Ortadoğu tarihini bilmesi lazım. Ortadoğu tarihi bilmenin yanında kendi ülkesinin tarihini bilmesi lazım, Milli Kurtuluş Savaşı'nı bilmesi lazım. Yok olan bir Osmanlı'dan genç bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin nasıl ortaya çıktığını bilmesi lazım. Bilimdeki ve teknolojideki gelişmeleri bilmesi lazım. Dünya nereye gidiyor, biz neredeyiz? Bunu oturup düşünmesi lazım. Siz bir vizyon ortaya koyacaksınız, bir gelecek perspektifi ortaya koyacaksınız, bunları bilmek zorundasınız.

Yeter mi? Hayır. Aynı zamanda bu ülkenin düşünce insanlarıyla, bilim insanlarıyla bir araya gelmeniz lazım, oturmanız, konuşmanız lazım. Dünyanın gidişatını görmeniz lazım. Teknolojideki hızlı değişimi kavramanız lazım. Bizim neleri yapmamız gerektiğini bilmeniz gerekiyor. Tarımda, demokraside, sanayide, ileri teknolojide, sosyal yaşamda... Bütün bunları bilmeniz lazım. Bir hedef ortaya koymanız lazım. Vizyon sahibi olabilmek için, bu saydıklarım asgari koşullar. Asgari, yani bunu bilmeyen bir insanın "ben vizyonerim" demesi kadar saçma bir şey yoktur. Yok öyle bir şey.

Ben arada bir Erdoğan'a çağrı yapıyorum, buradan yine bir çağrı yapayım. Eğer vizyonun, vizyonerliğin ne olması gerektiğini bana anlatmak istiyorsan, senin televizyon kanallarında ben hazırım. Gel, gel, gel, gel... Kaçma, gel gel gel. Vizyon neymiş sana öğreteyim, gel. Öyle çıkıyor, yok efendim işi fazlaymış da, bilmem neymiş de... İşinin ne olduğunu da biliyorum. Bak işi fazladır, doğru. Yani malı götürme konusunda işi çok fazla, çok fazla. Öyle Amerika'da servetler, dünyanın diğer yerlerinde, vergi cennetlerinde mal varlıkları... İşi çok ama biraz paraya tamah etme, malı götüreceğin süreyi kıs, gel karşıma çık; seninle oturup 85 milyonun önünde tartışalım cesaretin varsa. Vizyonermiş... Ne vizyonu?

Ayrıca kendisine bir tavsiyem de olsun: İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’ni okusun. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli siyasal belgelerinden birisidir bu. Bir daha ifade edeyim: Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli siyasal belgelerinden birisidir bu. Bir yüzyılı nasıl bitirdik? İkinci yüzyıla nasıl hazırlanacağız? Bir yüzyılı bitirdik, sorunları gördük ve tartıştık. Siz eğer bir vizyondan ve vizyonerlikten söz ediyorsanız, önce sorunun kaynağına ineceksiniz, sorunun ne olduğunu öğreneceksiniz. Sorunu bilmeyen kişinin, çözüm üretme şansı yoktur zaten.

Değerli arkadaşlarım, bakınız burada sorun saydık İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’nde. Demokrasi sadece kağıt üstünde kalmıştır. Doğru, ülkede demokrasi yok. Adaletin olmadığı yerde zaten demokrasi olmaz. Adaletsizlik zaten diz boyu. Demokrasinin olmadığı bir ülkenin büyüme şansı yoktur. Önce bunun öğrenilmesi lazım. Dünyadaki bütün ülkelere baksın. Hangi ülkelerde kişi başına gelir 25 bin dolar, 30 bin dolar, 50 bin dolara çıktı? Demokrasi gelişmiş ülkeler. Bunu bilmeyen bir insan, hangi vizyonla hareket edecek?

İki; ekonomik bağımsızlığımız tehlikede. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ekonomik bağımsızlığı tehlikede. Borç dileniyorlar. Düne kadar kızdıkları, hakaret ettikleri insanların kapısına gidip yalvarıyorlar. Böyle bir tabloyu Türkiye Cumhuriyeti hiç yaşamamıştı, hiç yaşamamıştı.

Dış politika... Egemen güçlerin kontrolünde dış politika olmaz. Hiç kimse unutmasın, hiç kimse; özellikle geçmişte AK Parti'ye oy veren kardeşlerim unutmasınlar, Milliyetçi Hareket Partisi'ne oy veren kardeşlerim unutmasınlar: "Senin mal varlığını incelerim ha, beni fazla kızdırma" dediği andan itibaren, devleti yöneten kişi "benim mal varlığımı incelemezseniz namertsiniz" demiyorsa, o zaman esir alınmış kişidir, teslim alınmış kişidir. İradesi yoktur artık onun, bağımsız iradesi...

Tabii bir parantez açalım. Bu iradesi teslim alınan kişiye en büyük desteği yapan da Bahçeli'dir. Bu parantezi kapatalım burada.

Eğitim... Ya eğitim bir kişiye, bir aileye, bir sınıfa, bir ülkeye sınıf atlatan en önemli faktördür. Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu diyoruz arkadaşlar. İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır diyoruz. Sevgili Peygamberimiz, "ilim Çin'de bile olsa gidin, öğrenin" diyor. Bütün üniversiteleri perişan ettiler, eğitim sistemini felç ettiler ve bunlar çıkmışlar "biz vizyon belgesi açıklayacağız" diyorlar. Sen vizyonun ne olduğunu biliyor musun? Gerçekten de vizyonun ne olduğunu biliyor mu? Yüksek yetenek inşası dediğimiz bir kavram var. Yüksek yetenek inşasının ne olduğunu biliyor mu acaba? Dünyadaki teknolojik gelişmeleri biliyor mu acaba? Bilgi ekonomisine geçtik. Bilgi ekonomisinin ne olduğunu biliyor mu acaba? Hayatında duymamıştır, merak da etmemiştir. Onun için iki tane müteahhit gelecek, paraları verecekler, o da ihaleyi verecek ona. İhaleyi diyorum, yani işi verecek onlara. Beraber geliri, gideri paylaşacaklar. Beşli çeteler ortaya çıkacak, Kılıçdaroğlu sessiz kalacak. Yemezler... Alacağız, alacağız.

Bunları söyledik; bakın “yeni bir anayasayla güçlendirilmiş parlamenter sistemi kuracağız” dedik. Vizyon dediğin budur işte. Demokrasi vazgeçilmez kuralımızdır. Herkesin düşüncesine saygı, herkesin düşüncesine. Farklı düşünce kadar değerli bir şeyin olmadığını bütün kainata bizim anlatmamız lazım, kendi insanımıza da anlatmamız lazım. Bir kişi farklı düşündü diye hapse atılır mı? Üniversiteden atılır mı? Olmaz.

Kuvvetler ayrılığı olmazsa olmaz. Öyle saraydan talimat, bilmem şuradan buradan talimat alan hakim, savcı olmaz. Bunların tamamını değiştireceğiz. Hakim, hukukun üstünlüğü ve vicdani kanaatine göre karar verecek. İşin kuralı budur. Bu kurala uymazsa, o kişi hakim değildir. Savcı? Mahkeme salonunda savcıyla avukat aynı düzeyde olacak. Savcı, hakimin yanında olmayacak, ikisi de yan yana. Birisi savunma, birisi de iddia makamı, iki makam; biri savunacak, biri iddia edecek. Alıyorsun, savcıyı yukarıya oturtuyorsun. Niçin? Ne ayrıcalığı var? Yok. Bunları kaldıracağız. Düşünceyi, ifade özgürlüğünü getireceğiz. Toplumsal barışı sağlayacağız.

Bu İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’nde, tarihimizde ilk kez bir siyasal partinin bir belirlemesi var. Sorunları çözme yanında şöyle bir cümle var: "Toplumsal barışın kalıcı hale getirilmesi için tüm suç örgütleri ve yeraltı suç örgütleriyle mücadele ödün vermeksizin sürdürülecektir." Bugün Türkiye'de yer altı suç örgütleri at koşturuyorlar, bütün coğrafyamızda koşturuyorlar. İlk kez bu gerçeği görüp, İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’nde bunu ifade ettik.

Liyakat sistemini, devlete liyakati yine burada ifade ettik. Liyakat olmazsa devlet olmaz, adalet olmaz zaten. İşi ehline verin. İşi nasıl ehline vereceğiz? Liyakattir bunu, işi ehline vermek. "Hayır, bizim adamımız gelsin buraya, önemli değil. Zaten öyle bir adam getirelim ki, malı beraber götürelim." Öyle yapıyorlar, bunu da değiştireceğiz.

Seçim Yasası'nı değiştireceğimizden söz ettik. “Darbe hukukunu değiştireceğiz” dedik. Diyorlar ya, "darbeciler, darbeciler, darbeciler..." Darbecilerin emrinden çıkmıyorlar. Darbecilerin getirdiği hukuku bir anlamda baş tacı ediyorlar. Milletin vekilini millet seçecek dedik; bu kadar açık, bu kadar net söyledik.

Şu Meclis'te, Allah aşkına Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde -geçen gün bir gazetede haber vardı- 100 küsur millet vekili hiç kürsüye çıkmamış. Çoğu AK Parti milletvekilleri. Niye çıkmıyorlar? Mesela Şanlıurfa'yı alalım. Şanlıurfa'dan bir AK Parti milletvekili çıkıp, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsüne, "Şanlıurfa'nın şu sorunları vardır" demedi, demiyor, diyemiyor zaten. Sebebi ne? Darbe hukuku... "Ya ben bunu söylersem, ya genel başkan beni listeye yazmazsam? Ne olacak, benim milletvekilim gidecek" diye. Yani Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin üzerinde sarayın ipoteği var. Ak Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi milletvekilleri üzerinde sarayın ipoteği var. Bir de bunlar sözde biz milliyetçiyiz diye geçiniyorlar. Hikaye bunların milliyetçiliği. Gerçek milliyetçi biziz arkadaşlar, biziz. Gerçek milliyetçi, gerçek yurtsever biziz.

Sayıştay, Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetim yapacak. Sayıştay raporlarını makaslıyorlar, kimse görmesin diyorlar. Bütün bunların tamamı biliniyor. Planlama teşkilatını kapattılar; yeniden inşa edeceğiz, kuracağız.

Bakın bu İkinci Yüzyıla Çağrı beyannamesi ekosistem hakkından da söz eder. Onlara ekosistem nedir diye sorsan, "ne sistemi" derler. "Bu sistem, biz biliyoruz ama diğer sistem ne onu bilmiyoruz" diyorlar. Bu sistemi çok iyi biliyorlar. Bakın aynen okuyorum: "Gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya teslim etmek için üzerimize düşen sorumluluğun bilincindeyiz. Canlı ve cansız varlıklar olarak bir ekosistemin parçasıyız. Sağlıklı işleyen bir ekosisteme sahip dünyada doğma hakkı, henüz doğmamış olan nesillerin de hakkıdır" diyor. Bu kadar güzel, bu kadar net, geleceği bu kadar güzel inşa etme amacı burada açıkça yer alıyor.

Daha buna benzer aile destekleri sigortasından söz ediyoruz, belediyelerde kayyumun kaldırılacağından söz ediyoruz, Ortadoğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı kuracağımızdan söz ediyoruz. Ama bütün bunların tamamını dediğim gibi kendisine postayla göndereceğim, söz göndereceğim. Okusun, okumasını isterim, çok rahat okunabilir. Her sayfada bir bölüm var, yarım sayfalık bir yazı. Okusun, belki dünyası değişebilir. Değişir mi? Ama dolar göndersem derhal, derhal; onu biliyorum.

Efendim bütün AK Parti'ye oy veren ve şu anda AK Parti'nin il ve ilçe başkanlıklarında görev yapan, belediyelerinde görev yapan belediye başkanlarına ve belediye meclis üyelerine bir soru sormak isterim. Aynı soruyu Milliyetçi Hareket Partili kardeşlerime de sormak isterim. Temel bir soru: Saray hükümeti kime çalışıyor?

Bir daha ifade edeyim; Ak Parti'ye geçmişte oy vermiş olanlar, AK Partili belediye Başkanları, MHP'li Belediye Başkanları, belediye meclis üyelerim, il Genel Meclis üyeleri, kendi üyeleri şu anda fiilen üye olan ve milletvekilleri, artı bakanlarına da soralım: Saray hükümeti kime hizmet ediyor? Kimin için çalışıyor? Çiftçi için çalışıyor dediğimiz zaman sorsunlar. Her hangi bir çiftçiyi bulsunlar, her hangi bir çiftçiyi, "senin derdin var mı?" diye sorsunlar. "Bu hükümet sana ne verdi?" diye sorsunlar. Mazot fiyatını sorsunlar, gübre fiyatını sorsunlar, ilaç fiyatını sorsunlar, fide fiyatını sorsunlar... Bu saray iktidarı size ne verdi? Saray sosyetesi krallar gibi yaşıyor. Ne verdi çiftçiye? Diyebilirler ki, ya Kılıçdaroğlu, sen bu soruyu sordun ama sen zaten muhalefet partisinin liderisin, ana muhalefet partisinin genel başkanısın. Sen bu soruyu soruyorsun. Niye, sorma... Sen muhalefet ya da siyaset yapıyorsun. O zaman şunu söylüyorum, bu soruyu ben sormayayım; gidin Türkiye Ziraat Odaları Birliği Başkanına sorun, Türkiye Kırmızı Et Üreticileri Birliği Başkanına sorun, Türkiye Hayvan Üreticileri ve Yetiştiricileri Birliğine sorun... Bunlara sorun bakalım. Bunlar benim söylediğim dertleri size anlatacaklar mı? Ve yine kendi vicdanınıza sorun: Bu ülkede toprak mı bitti Allah aşkına; buğdayından arpasına, etinden canlı hayvan ne kadar dışardan geliyor. Kime çalışıyor? Bu soruyu sorması lazım herkesin. Bu iktidar kime çalışıyor?

Dış ticaret tarımda ilk 9 ay, 2022'nin ilk 9 ayında tarım ürünü ihracatımız 74 milyar 256 milyon Türk Lirası, yani 4 milyar 747 milyon dolar ihraç etmişiz. İthalatımız, dışarıdan getirdiğimiz 74 milyar değil, 174 milyar 554 milyon lira. Yani 11 milyar 84 milyon dolar. Sattığımızın çok daha üstünde dışarıdan alıyoruz. Dolayısıyla tarım sektörünün stratejik bir sektör olduğunu bilmiyorlar. Tarıma önem vermeyen dünyada hiçbir devlet yoktur gerçeğini bilmiyorlar. O kadar büyük bir aymazlık içindeler ki, Tarım Bakanı bile tarımda ne var, ne yok diye Venezuela'ya gidiyor. Bir başka Tarım Bakanı gidiyor Fransa'ya, Fransa tarımına yaptığı katkı dolayısıyla madalya veriliyor ve bunu getiriyor bir de Tarım Bakanlığının internet sitesine koyuyor. Pes yani, vallahi pes!

Efendim, esnafa mı çalışıyor? E sorsunlar esnafa, işlerin nasıl? Dünya kadar, binlerce esnaf kapandı. Kime çalışıyor? Esnafa da çalışmıyor. Esnafın kirasını sorsunlar. Kasaba gitsinler mesela, elektrik faturası nedir diye sorsunlar. Pastacıya gitsinler, elektrik faturası nedir diye sorsunlar. Biliyorum, hepsini biliyorum, hepsini biliyorum. Bu soruları sormanın nedeni, vicdan sahibi olan dürüst vatandaşlara benim gerçekleri anlatmamdır. Vicdanı körelmiş olana zaten bizim bir şey anlatma şansımız yok. Vicdan sahibi, ahlak sahibi, ülkesini seven, bayrağını seven, kendi milletini seven ve Türkiye'nin itibarını koruyan insanlara sesleniyorum, korumak isteyen insanlara sesleniyorum ben, onlara söylüyorum ben.

Sanayiciye sorsunlar. Döviz kurunu sorsunlar. Önümüzü göremiyoruz diyorlar. Yatırım doğru dürüst yapamıyoruz diyorlar. Bakın değerli arkadaşlarım işsizlere sorun demiyorum, onların durumu zaten malum, felaket bir durumda.

Özetle bir şey daha ifade edeyim; kur korumalı mevduat 155 milyar liraya çıktı, 155 milyar lira faturası. Çiftçiye verilen altıda biri. Hiçbir şey yapmıyorsun, hiçbir şey üretmiyorsun, alın terinin damlasını dahi dökmüyorsun; bankaya paranı yatırıyorsun, elini alıyorsun viski kadehini, keyfine bakıyorsun. Biniyorsun yatına, adaları geziyorsun, dünyayı geziyorsun. "Nasıl olsa 85 milyon bana çalışıyor, bunu da sağlayan saray iktidarı" diyorsun.

Şimdi bunu bütün AK Partili kardeşlerimin vicdanına teslim ediyorum. Çiftçiyi düşün sabahın köründe tarlaya giden, besiciyi düşün hayvanını aç bırakan, esnafını düşün elektrik parasını ödeyemeyen, çiftçisini düşün traktörüne, hayvanına haciz gelen... Ve sen düşün kardeşim düşün, vicdanının sesini düşün.

Şunu ifade edeyim, iki şeye düşmanlar bunlar. Yani saray hükümeti ve onun avenesi iki şeye düşman. Bir; gerçekten de cumhuriyete düşmanlar, cumhuriyetin kazanımlarına düşmanlar. İki; üretene ve alın terine düşmanlar. Bunların tek dostu var, tefeciler. Tefecilerin bunların yanında özel bir yeri var, özel bir yeri var.

Değerli arkadaşlarım, sevgili yol arkadaşlarım; biliyorsunuz dün akşam uyuşturucu salgınıyla ilgili bir video yayınladım. Sokaklarımızın -metamfetamin diyorlar buna- halkın dilinde, vatandaşın dilinde ‘met'in işgali altında olduğunu söyledim ve bunu anlattım. Başka ülkelerden gelen mafya pisliklerinin şehirlerimizdeki savaşını anlattım. Kendi mafyamız yetmiyormuş gibi, sonunda yabancı mafyayı da bunlar Türkiye'ye ithal ettiler.

Nasıl ettiler? Öyle ya, bu da önemli bir soru. Kara paralarını davet ederek ettiler. Bunların kara paraları var ve bu kara paraları Türkiye'ye davet ettiler. Bunun için bir değil, birden fazla özel kanun çıkardılar. Bir daha ifade edeyim; Ak Partili kardeşlerim de duysun, bugün bir sürü laf eden vatandaşım da duysun: Bu uyuşturucu paraları Türkiye'ye gelsin diye bir değil, birden fazla özel kanun çıkardılar. Biz bunlara itiraz ettik ama bunlar çıkardılar. Uyuşturucu parasını davet edersen, getirirsen, uyuşturucu baronunu da davet ediyorsun demektir. Adamın parası burada; başka yerde kalacak değil ya, o da geliyor Türkiye'ye ve nitekim öyle oldu. Davetiye çıkardılar resmen, baronlar İstanbul'da fink atıyor değerli arkadaşlarım.

İspatla demiş fotoroman, var ya bizim bir fotoroman. Demiş ki, bunu ispatla. Hay hay, ispatlayayım. Son bir kaç ayda olan olayları hatırlayalım hep beraber. Sırbistan'da kırmızı bültenle aranan ülkenin en kanlı suç örgütü lideri İstanbul'da öldürüldü; Vukotiç, en kanlı kişi İstanbul'da öldürüldü. Bunun İstanbul'da ne işi vardı? Çünkü İstanbul'u kendisinin yaşayabileceği bir mekan olarak görüyor, kendisinin korunduğu bir mekan olarak görüyor. “Sırtımı siyasilere dayadım, kimse bana bir şey yapmaz” diyor.

Azerbaycanlı mafya lideri Elnur Gerasimov, Ataşehir'de öldürüldü. İstanbul'un ortasında AVM'lerde Gürcü ve İranlılar silahla çatıştılar. Bütün Türkiye seyretti. Gürcüler, İranlılar oturdular, mafya savaşları başladı. Nerede? AVM'lere başladı. Antalya'da bir başka mafya lideri Lotu Quli öldürülmüştü. Afgan baronlar zaten İstanbul'da uyuşturucunun koç başlığını yapıyorlar bunlar. Ortadoğu'nun en büyük uyuşturucu baronu ise hapishaneden çıkarıp bıraktılar. Birileri devreye girdi siyasiler, en büyük uyuşturucu baronunu bir kararla dışarı bıraktılar.

Daha dün İstanbul Sultangazi'de bir lokantada 5 yabancı arasında çıkan silahlı çatışmada, 16 yaşındaki garson evladımız başından vuruldu. Bana diyorlar ki, ispat et. Ya bunları siz görmüyor musunuz? Devleti yönetemiyorlar, devletin nasıl yönetildiğini bilmiyorlar. Sırtını mafyaya dayarsan, zaten bunları göremezsin. Sırtını uyuşturucu baronlarının dayarsan, zaten bunları göremezsin. Talihsizliğinle bana dönüp diyorsun ki, bunu ispatla. İşte ispatladım, ne yapacaksın, ne yapacaksın? Onurun varsa, şerefin varsa istifa edersin ya, istifa dediğimiz bir kural vardır. O değil sadece, sarayın da bırakması lazım.

Kaynağı belli olmayan kirli para zaten devletin kayıtlarında var değerli arkadaşlarım. Siz uyuşturucu baronlarına, kara paracılara "getirin, kaynağını sormayacağım" diye kanun çıkardınız. Nereden olursa olsun getirin. “Uyuşturucu mu? Getirin. Para mı? Getirin” diyorsa, "ben geleceksem, yargı teminatı verilmişse bana, ben de geleyim" diyor, o da geliyor. Türkiye şu anda Avrupa'nın en büyük kara para aklayan ülkelerinin başında geliyor. Bir de ifade edeyim: Türkiye şu anda Avrupa'nın en büyük kara para aklayan ülkelerinin başında geliyor. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde böyle bir rezalet görmemişti. Pisliğe battık. Devlet çürümeye başladı. Kirli paralar, kirli insanları şehirlerimize getirdi, Türkiye'nin bütün coğrafyasına bunlar yayıldılar. Hemen ifade edeyim; fotoroman için yeni fotoğraf fırsatları çıktı, hiç kaçırmasın. Ama polislerimizi de sarayın pisliğini kapatmak için kullanmaya kalkmasın. O polisler, benim canımdır. O polislerin, görev yaptıkları sürece benim başımın üstünde yerleri vardır. Onların bütün sorunlarını biliyorum ve Allah nasip ederse Millet İttifakı olarak o polis kardeşlerimizin bütün sorunlarını çözeceğim. Onları intihara sürükleyen bir düzen inşa ettiler bunlar; bu pislik düzen, Allah kahretsin bu düzeni! Bunu gayet net ve gayet açık söylüyorum.

Türkiye eskiden uyuşturucunun transit bölgesiydi, saray ise şimdi Türkiye'yi uyuşturucunun pazarı haline getirdi. Resmen bu saray iktidarı çocuklarımızı uyuşturucu baronlarına peşkeş çekiyor. Bir daha ifade edeyim: Bu saray iktidarı resmen evlatlarımızı, çocuklarımızı uyuşturucu baronlarına peşkeş çektiriyor. Ne uğruna? Üç günlük iktidarda kalma uğruna, uyuşturucu parası ile cari açığı finanse edebilmek için.

Bakın sizle bir rakam paylaşayım. Emniyet Genel Müdürlüğü bir rapor yayınladı. Raporun kapağı şu arkadaşlar: Türkiye'de Uyuşturucu Raporu. "Ülkemizi kuşatan bu ‘met’ dediğimiz metamfetamin kullanımı son 2 yılda, 5 .5 kat arttı" diyor. Bu rapor diyor, “5.5 kat arttı” diyor. "Met olayındaki şüpheli sayısı ise bir yılda yüzde 61.5 arttı" diyor. Bu rapor, Emniyet Genel Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı raporu. Bu konuyu Meclis'te gündeme getirdiğinizde, bu raporu da mutlaka alın. Daha başka raporlar da var.

Boy boy suçlularla poz veren birisi var biliyorsunuz. Sen o poz vermeyi bırak, emniyetin yayınladığı bu raporu oku raporu; bu raporda ne var, onu oku önce. Uyuşturucu kullanımı acı bir ifade 10 yaşına kadar düştü değerli arkadaşlarım. Gerçekten de 10 yaşındaki bir çocuğun uyuşturucu kullanması ne demektir? Sadece şu söylenir ya: Allah belanızı versin denir, başka ne söylenir? Allah belanızı versin. Her şeyin fiyatladılar, her şeyi. Bir ülke kendi evlatlarını, bir yönetim, bir saray iktidarı kendi evlatlarına bunu nasıl yapar Allah aşkına? Ben bunu gündeme getiriyorum, koro halinde saldırıyorlar, koro halinde. Sanıyorlar ki Kılıçdaroğlu geri adım atacak. Ya sizin feriştahınızı gelse bu evlatların hakkını, hukukunu korumak benim boynumun borcudur ya!

Çocuklarımızın sağlığını bile sattılar. Ya ben babayım, ben dedeyim; ben evladın, ben torunun ne olduğunu bilirim değerli arkadaşlarım. Hangi anne baba evladının, torununun uyuşturucu müptelası olmasını ister? Bir annenin avazı, bir annenin ağlaması, bir babanın feryadı... Bunları görmüyorlar, duymuyorlar. Evde evladını zincire vuran babalar mı dersiniz, evladını, kızını, oğlunu zincire vuran anneler mi dersiniz... Gerçekten de anlamakta zorlanıyorum insan olarak. Devleti yönetiyorlar, bütün bunları bildikleri halde 3-5 kuruş için uyuşturucu baronlarını ve paralarını Türkiye'ye davet ediyorlar.

Bu illete Türkiye'de bazen “buz” deniyor, “met” deniyor, “Metin Amca” diye satılıyor, laboratuvarlarda çok ucuz maliyetlerle üretiliyor. Ölümcül bir illet. Psikoz, paranoya, halüsinasyonlara neden oluyor, iç organları içten çürütüyor. Bir genç annesini katletti biliyorsunuz Bağcılar'da. Ülke şok oldu ülke. Saray ne yaptı? Saray ne yaptı? Ülke şok oldu, saray ne yaptı? Emin olun o genç, o yaşadığı halüsinasyonla ne yaptığının farkında bile değil. Uyuşturucu müptelasının ne yapacağını kimse garanti edemez. Böyle bilinen çok acı gerçekler var. Annelerden dinledim. Önlem almaları falan bunların mümkün değil zaten. Ailelerimiz büyük bir tehdit altında değerli arkadaşlarım. Annelerin feryatları arşı aştı. İşsizliğe, umutsuzluğa, karanlığa sürüklenen dalyan gibi gençlerimizin sesini kimse duymuyor. Ama bütün anne ve babalara söylerim, söylemek isterim: Ben duyuyorum o seslerin tamamını ve biz duyuyoruz o seslerin tamamını. Duyduğumuz içindir ki, bugün bunu Türkiye'nin gündemine getirdik.

Peki, çare ne? Çare, temiz parayı yepyeni yatırımlarla acilen ülkemize getirmektir. Uyuşturucu baronlarının paraları değil, kara paraları değil, kirli paralar değil, haram paralar değil, günahkar paralar değil, tertemiz paraları kendi ülkemize getirmektir. Asıl bunu yapmamız lazım ve biz krizi temiz paralarla çözeceğiz. Yeter mi? Hayır. Önce kara para akışını ivedilikle sonuçlandırmak lazım, durdurmak lazım. İstanbul'a yerleşmiş mafyanın da baronların da başını ezmek lazım. Önce ithal baronlardan, mafyadan başlayacağız, sonra bizimkilerle de hesaplaşacağız, onları da sonlandıracağız. Uyuşturucu baronlarının kökünü temizleyeceğiz. Bu pis işlerle ve o baronlarla boy boy poz verenleri de hapislerde yürüteceğiz, ağır cezalar getireceğiz. Bütün anneler size söylüyorum; bakın bu, Bay Kemal'in sözüdür. Bunların tamamını yapacağım, Bay Kemal'in sözüdür. Hapiste belki albüme bakar da o eski günleri yad eder, öyle kurumlara emir vererek de kendini kurtaramaz bu kişi.

Ailelerimizi, çocuklarımızı korumak benim boynumun borcudur. Kararlıyız; tepeden tırnağa uyuşturucu belasını ülkemizden söküp atacağız. Sadece hırsızlardan, yolsuzluklardan ve zorbalardan değil, aynı zamanda mafyadan, çetelerden ve kara para uyuşturucu baronların dan da bu milleti kurtaracağız. Hiç kimse unutmasın, Cumhuriyet Halk Partisi, bir mücadele partisidir. Bir daha ifade edeyim: Cumhuriyet Halk Partisi, bir mücadele partisidir. Evet, Cumhuriyet Halk Partisi bir mücadele partisidir. Bu çağrım, bütün yol arkadaşlarıma ve halkımızadır. Sokaklarımızı, çocuklarımızı ve ailelerimizi korumaya hazırlanın. Bu alanda çok çetin bir mücadele vereceğiz.

Değerli dostlarım, biliyorsunuz bu akşam Londra'ya gidiyorum, İngiltere'ye. Türkiye'ye hızla nefes aldırmak için, bulunduğumuz krizden çıkmak için temiz yabancı yatırıma ihtiyacımız var. Gitmemin en önemli amaçlarından biri de bu güçlü, temiz teknolojik yatırımları ve fonları Türkiye'ye çekmektir. İçinde bulunduğumuz krizin tek çözüm yolu budur. Türkiye’yi aydınlığa çıkaracağız, hiç kimse merak etmesin.


Bu Kategorideki Diğer Haberler