CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, TBMM CHP Grup Toplantısında Konuştu

Okunma Sayısı: 1109    |    Haber Tarihi: 14.04.2022

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşma şöyle:

Sizden genç arkadaşlarım sadece beni dikkatle dinlemenizi isterim ve yine sizden dinlemenin ötesinde en azından söylemlerimizi alana götürmenizi isterim. İl başkanlarımız, ilçe başkanlarımız, kadın kollarımız, gençlik kollarımız; bütün söylemlerimizi, bütün çözümlerimizi alana taşımak zorundadır. Esnafa, taksiciye, ev kadınına, sanayiciye, tüccara, ithalatçıya, ihracatçıya, toplumun her katmanına söylemlerimizi taşımak zorundadır. Çünkü biz sadece sorunları dile getiren bir parti değiliz, bunun ötesinde her soruna akılcı çözümler üreten bir partiyiz. Bizim akılcı çözümlerimizi anlattığınız sürece, dillendirdiğiniz sürece ve bunu sürekli yaptığının sürece, halk bizi iktidara getirecek. Halk biliyor ki artık zaman, CHP zamanıdır; zaman, Cumhuriyet Halk Partisi zamanıdır.

Ama bazı anketlerde kararsızlar olduğu da söyleniyor. Kararlılığımızı onlara anlatacaksınız, çözümlerimizi onlara anlatacaksınız; sevgiyle, hoşgörüyle, bilgiyle, birikimle ve kararlılıkla anlatacaksınız. Karşıdaki kişi şunu hemen fark etmeli: Evet, bunlar kararlı. Evet, bunlar sorunları çözme konusunda hazırlıklı. Evet, ülkeyi biz artık teslim edebiliriz. Çünkü var olan sorunların tek çözüm adresi Halkın Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi diyeceklerdir.

Niçin diyecekler? Öyle ya, bu da bir soru. Niçin diyecekler? Çünkü memleketin iyi yönetilmediğini görüyorlar. Her kafadan bir sesin çıktığını görüyorlar. Bir bakanın söylediğini, bir başka bakanın yalanladığını görüyorlar. Bir bakanın söylediğinin, AK Parti Grup Başkanı tarafından tam aksinin söylendiğini görüyorlar. Birisi asgari ücret hakkında A diye söylerken, öbürü 28 harfi atlayıp Z diyebiliyor. Dolayısıyla yönetilemediğini artık biliyorlar. Fiyatlara egemen olmadıklarını biliyorlar. Devletin büyük ölçüde soyulacak bir mekanizma olarak algılandığını da biliyorlar. Dolayısıyla iktidar sahiplerinin ülkeyi yönetemediğini artık herkes biliyor. O zaman bu ülkeyi gerçekten de ülkenin çıkarlarını savunan, vatandaşları arasında hiçbir ayırım yapmayan, hangi partiye oy verirse versin iktidar olduğunda bütün Türkiye'yi kucaklayan, toplumu ayrıştırmayan, toplumu bölmeyen; kavgalı bir dil yerine barışçıl bir dil kullanan bir iktidara ihtiyaç var. O iktidarın adı Millet İttifakı ve Cumhuriyet Halk Partisi'dir.

Şöyle görüyor yine vatandaş: Devlet kadrolarına kimlerin, hangi torpille yerleştiklerini görüyorlar. Sözlü sınavlarda hak edenlerin nasıl elendiklerini sınavda görüyorlar; yaşıyorlar, kendi hayatlarında yaşıyorlar. Haksızlıkların hangi boyuta ulaştığını görüyorlar. Hak etmediği halde belli yandaşların belli görevlere nasıl getirildiklerini görüyorlar; tanığı bunların hepsinin. Gazetelerde, radyolarda, televizyonlarda bunlar var zaten, sosyal medyada bunlar var zaten. Havuz medyası tam aksini söylese dahi, vatandaşımız bütün bunların tamamını biliyor. Neyin ne olduğunu gayet iyi biliyor. Bilmenin ötesinde yaşıyor da. 21'inci Yüzyıl'ın Türkiye’sinden söz ediyorum. 21'inci Yüzyıl'ın Türkiye'sinde ve uzun süredir bir kişinin hegemonyasında yürütülen Türkiye'de, 3 milyon 449 bin 344 ailenin, işyerinin elektriği kesildi. Yani 3.5 hanede elektrik yok arkadaşlar. Yaşıyor bunu vatandaş, görüyor bunu vatandaş, elektriğe gelen zamları görüyor. Bir insan gönüllü "ben elektrik parasını ödeyemiyorum" demez, diyemez. Yani parası varsa gider borcunu öder. Ama elektrik faturasını dahi ödeyemeyecek noktaya bu ülkeyi getiriyorlarsa, vatandaş bunu yaşayarak görüyor. Ve ben 3 milyon 449 bin 344 hanede elektrikler kesildi, işyerlerinde elektrikler kesildi, onların sözcüsü olarak, onların temsilcisi olarak, onların yaşadığı sıkıntıları yaşamak için bilinçli olarak elektrik faturamı ödemedim ve ödemiyorum.

3 milyon 500 bin hanenin sözcüsü kim olacak? Onların derdini kim dile getirecek? Bu haksızlığı, bu insafsızlığı yapan iktidarı, geniş kitlelere, 84 milyona nasıl anlatacağız? Tarihi bir sorumluluğumuz var. Ülke böyle bir noktaya gidiyorsa, hepimizin tarihi bir sorumluluğu var. Türkiye'yi buradan çekip çıkarmak zorundayız. Onurlu, güçlü, üreten, her alanda ses getiren yeni bir Türkiye'yi, güçlü bir Türkiye'yi inşa etmek zorundayız. Elektrik ödenmiyor ama 1 milyon 93 bin 581 hanenin de doğalgazı kesildi... Kışın ortasında... İktidar sahipleri bunun ne kadar farkında? Sanıyorlar ki, her birisi tek tek kesildi, Türkiye coğrafyasında kimse bunları takip etmez. Ama biz halkın partisiyiz, biz halkın sözcüsüyüz, halkın dertlerini dile getirmek zorundayız. Adımız Cumhuriyet Halk Partisi; dolayısıyla her mağdurun yanında olmak bizim görevimiz, bizim namus borcumuz, bunu yapacağız.

İşsizlik... Talimat veriyorlar "işsizlik azaldı" diye. Siz onu benim külahıma anlatın. Ne azalması? Biz de gidiyoruz bir yerlere, ceplerimiz kağıtlarla doluyor. "Açım" diyor, feryat ediyor. "Üniversiteyi bitirdim, iş arıyorum" diyor. "İngiltere'de doktora yaptım, işsizim aylardır. Yurtdışına mı gideyim?" diyor. Onlara göre Türkiye'de iş var ama birileri iş beğenmiyor, işsizler iş beğenmiyorlar, iş beğenmedikleri için çalışmıyorlar. Halka böyle söylüyorlar. Aldatmak istiyorlar halkı, kandırmak istiyorlar halkı ama gerçekler öyle değil.

Sadece Adıyaman'da 78 temizlik işçisi masayı, sandalyeyi, tuvaleti temizleyecek. 78 temizlik işçisi için geçici, 17 bin 86 kişi başvurmuş arkadaşlar. 17 bin kişi... Caddeyi temizlemek veya sokağı temizlemek değil; okulu temizlemek için, hastaneyi temizlemek için, devlet dairesini temizlemek için, tuvaletleri temizlemek için, yerleri paspas etmek için 17 bin kişi başvuruyor.

Daha dramatiği Şanlıurfa'da: 60 temizlik işçisi için, 53 bin 224 kişi başvuruyor. Hani beğenmiyorlardı. Temizlik işi yapacak bu... Bunlar yönetemiyorlar, yönetme güçleri yok, yönetme kapasiteleri yok, yönetme bilgileri de yok. Hazır parayla idare ettiler hazır parayla; mallar, mülkleri sattılar, idare ettiler, fabrikaları sattılar, bankaları sattılar, sigorta şirketlerini sattılar, hazine arazilerini sattılar; aldıkları paralarla idare ettiler. Deniz bitti, şimdi ne yapacaklarını bilmiyorlar. Satılacak bir şey kalmadı ama şimdi Türkiye'nin itibarını satıyorlar. Geleceğim birazdan, Türkiye'nin itibarını satıyor para için, pul için...

Değerli arkadaşlarım; gazetecinin görevi, gerçekleri yazmaktır. Gerçekleri yazmak kolay bir olay değildir. Gerçekleri yazmak, hele bugünkü koşullarda riski üstlenmek demektir. Ergun Poyraz saldırıya uğradı. Yoğun bakımda, eşiyle konuştum. Bugüne kadar saldırıya uğrayan gazeteciler dolayısıyla hapse giren oldu mu? Olmadı. Olmadı ama bir tweet dolayısıyla öğrenciler hapse atıldı, insanlar hapse atıldı. Yoğun bakımda... Dolayısıyla kendisine sağlık diliyoruz, şifalar diliyoruz. Kimse moralini bozmasın. Bu tür saldırılar olacaktır, bunun hepimiz farkındayız. Çünkü gerçekleri geniş kitlelerin öğrenmesini istemiyorlar.

Değerli arkadaşlarım; başlarken halkın hakkını ve hukukunu korumanın ne kadar önemli olduğunu, kaynakların savurgan harcandığının halka iyi anlatılması gerektiğini ifade ettim, söyledim. Türkiye İstatistik Kurumu'na giderken hedefim oydu. Milyonlarca işçi, milyonlarca memur, milyonlarca emekçi enflasyon rakamına göre maaş alacak. Talimat veriyorlar, "rakamı düşük göster" diye. "Düşük göster ki işçinin, memurun, emeklinin aylığını az verelim, enflasyonun altında ezilsin" diye. Oraya gittim ve açıklama yaptım. Böylece o kurumda namuslu bürokratlar seslerini çıkardılar. Neredeyse üst düzey yönetici kalmadı. Bazıları da istifa ettiler, ayrıldılar görevlerinden.

Milli Eğitim Bakanlığı sınav yapıyor; yazılı sınav KPSS'den, torpil yok. Türkiye'de dereceye giriyor; matematikte, coğrafyada her alanda dereceye giriyorlar bunlar. Sözlü sınav yapılıyor, bunların hakkı yeniyor. Nasıl milyonlarca işçinin, emeklinin, memurun hakkını savunmak için TÜİK'e gittiysem, yüzbinlerce haksızlığa uğrayan, sözlüde elenen genç arkadaşların hakkını, hukukunu aramak için de Milli Eğitim Bakanlığı'na gittim.

Evlatlarımız... Her anne-baba evladının karnının doymasını ister, iyi beslenmesini ister. Yeterli beslenme bir haktır. Çocuğun yeterli beslenmesi bir haktır, evrensel bir haktır. Bir anne çocuğuna süt veremiyorsa, et veremiyorsa ve bir kurumun başındaki kişi: "Kuyruklar var; kuyrukları bitirmek için ete zam yapalım da kuyruklar da bitmiş olsun. Yani gelip et bile almasınlar" diyorsa, bunu sıradan bir basın toplantısı yaparak kamuoyuna anlatırsanız bu doğru olmaz. Oraya gitmelisiniz, onun önünde açıklamalısınız. Haksızlığın ne olduğunu söylemelisiniz, yanlışları değerlendirmelisiniz. Bazı enteller var, "efendim Kılıçdaroğlu gitti, kapılar kapandı." Ben kapılar açılsın diye değil, evlatlarımızın hakkını ve hukukunu korumak için ben oradayım. Kapıyı açanlar veya açmazlar.

Herkesin hakkını, hukukunu korumak zorundasınız. "Efendim, bakandan telefon edip randevu alsaydı." Benim muhatabım bakan değil. Benim muhatabım, Et ve Süt Kurumu. Et ve Süt Kurumu nereye gelir? KİT Komisyonunda, Kamu İktisadi Teşebbüsleri Komisyonu’na gelir, bütün milletvekillerine hesap verir. Hesap verecek olan bir organdan ben hesap sormak istiyorum. Başka? Bir şeyi daha milletim görsün, o nedenle gidiyorum zaten: Devletteki çürümeyi görsün, bürokrasideki korkuyu görsün. Hesap veren bir bürokrasi yok; talimat alan, yasadışı talimat alan bir bürokrasi var. Bürokrasi eğer gerçekten namusluysa, bürokrasi gerçekten hesap veriyorsa, bütün kapılarını açar, "buyurun gelin beyler" der. "Verilmeyecek hesabımız yoktur" der. Siz bunu yapmazsanız, Ak Parti iktidarının devlette yarattığı çürümeyi anlatamazsınız. Anlatmak zorundasınız. Herkesin de bunu görmesi lazım. Anlatamazsınız, sıradan bir basın toplantısı yapıp, "şöyle şöyle şöyle oldu" derseniz olmaz, olmaz. Özellikle gecekondu bölgelerinde, özelikle fakir mahallelerde, Et ve Süt Kurumu'na gitmem, çocukların beslenme hakkını savunmam ciddi olumlu bir tepki doğurdu. Bunu da bütün arkadaşlarımın bilmesini isterim.

Bakın, Aydın Kasaplar ve Celepler Odası Başkanı Sayın İsmail Kadı ne diyor? "Damızlık hayvanlar, süt inekleri kesiliyor. Kesile kesile nereye kadar gidecek bu? Yarın damızlık hayvanlar bittiğinde dana sıkıntısı, et sıkıntısı başlayacak. Süt ve hayvansal ürünleri, kısacası içecek ayranı bile bulamayacağız" diyor. Ben söylemiyorum, bu işi yapan birisi söylüyor, bir üretici söylüyor bunu ve devam ediyor: "Hayvancılık sektörünün, üreticinin sırtındaki yükün tepesindeki balyozun artık inmesi gerekiyor. Milletin gücü kalmadı" diyor. O balyozu göstermek için zaten oraya gittim.

Bakın Türkiye İstatistik Kurumu her yılın şubat ayında kırmızı et üretimi istatistiklerini yayınlardı. En son 11 Şubat 2020'de yayınladı. Yayınlamıyor ondan sonra. Niye yayınlamıyor? Hangi gerekçeyle yayınlamıyor? Çünkü gerçekleri milletin bilmesini istemiyorlar, saklıyorlar bilgileri. Bizim görevimiz de buna dikkat çekmek. Et ve Süt Kurumu'nun 2019'da görev zararı 32 milyon lira değerli arkadaşlar. 2021 yılında yüzde 1300'lük artış gösteriyor, 32 milyon liradan 422 milyon liraya çıkıyor. Et ve Süt Kurumu zarar ediyor.

Değerli arkadaşlarım, Tolga Şardan…Bir gazeteci arkadaşımız. Kalemini satmayan onurlu bir gazeteci. Et ve Süt Kurumu soğuk hava depolarında, kendisinin ve özel sektörün soğuk hava depolarında belli miktarda eti tutmak zorundadır. Tutuyor da değerli arkadaşlar. 70 bin ton... Fiyat ne kadar? Değerli arkadaşlarım, fiyatı 15 kuruş. Kilo başına 15 kuruştan özel sektöre ait olan soğuk hava depolarında parasını ödüyor ve eti stok olarak tutuyor, ileride bir şey olmasın diye. Fakat birden bire yöneticiler karar alıyorlar, "ya 15 kuruş olmasın. Ne yapalım?” 3 mislinden fazla artış yapıyorlar, 45 kuruş olsun. Soğuk hava deposu sahipleri: “Allah Allah, ne oldu? 15 kuruşa biz zaten kâr elde ediyorduk. Ne oldu birden bire 45 kuruş oldu?” Nasıl anlatacaksınız bunu? Soygun düzeninin nerelere ulaştığını nasıl anlatacaksınız siz? Hatta Gölbaşı'nda bir soğuk hava deposu sahibi diyor ki: "Ben 20 kuruşa ben bunu yaparım. 45 kuruş çok pahalı, yani yüksek bir bedel" diyor. “Hayır, biz 45 kuruş vereceğiz” diyor. Soygunu kim yaptı, parayı kim aldı, kimlere verdiniz siz? Bu kararı kim aldı? Bunu soracaktım… Bir kurum, yöneticileri tarafından, bakanın da bilgisi dahilinde, -bir daha söyleyeyim- bakanın da bilgisi dahilinde 200 trilyonluk bir soygunla karşı karşıya kalıyor.

Değerli arkadaşlarım; sonra ne yaptılar kıyamet kopunca? Bingöl'deki depoya 18 kuruştan, -45'ten vazgeçtiler- Denizli'deki depoya 15 kuruştan; Bursa, Ankara, Konya, Uşak, İstanbul, Afyonkarahisar'daki depolara 11 ve 12 kuruştan, Sivas'taki depoya da 10 kuruştan eti stokladılar. Demek ki bu kardeşiniz, demek ki Cumhuriyet Halk Partisi, demek ki vatanı ve milleti için çalışan, demek ki tüyü bitmemiş yetimin hakkını savunan Cumhuriyet Halk Partisi işte bu tür sonuçlara yol açıyor; onların hakkını, hukukunu savunuyor.

Çay Kanunu... Rize'ye gittim, herkes şikayetçi. Arkadaşlarım, gurup başkanvekilleri oturdular, bir Çay Kanunu hazırladılar, üreticilerle görüştüler, nasıl olması gerektiğini anlattılar ve sonunda geldiler Genel Kurul'a. Çay Kanunu görüşülecek, Ak Parti ve MHP çıkacak olan çay kanunlar ret oyu verdiler. Rizelilere söylüyorum, Rizeli kardeşlerime söylüyorum: Kesintisiz oy veriyorsunuz. Sizin alın terimizi başkalarına peşkeş çekiyor. Kilolarca değil, tonlarca kaçak çay geliyor. Ben Rize'de söz verdim; Allah nasip eder, onların da oyuyla iktidar olduğumuzda o kaçak çayları Rize meydanında yakacağım. Söz verdim, söz yakacağım, Rize meydanında yakacağım.

Bu milletin hakkını, hukukunu savunacağız; kaçakçının değil, soyguncunun değil, cebini dolduran siyasetçinin değil. Bunu yapacağız... Yeni bir evrenin, yeni bir dönemin başladığını herkes bilmeli. Devleti yeniden adalet üzerine inşa edeceğiz; yolsuzluk üzerine değil, soygun üzerine değil. Bunu yapacağız. Kendilerine söyledik: Bizim hazırladığımız teklifi kabul etmiyorsanız, siz getirin. Üreticinin hakkını, hukukunu savunan kanunu siz getirin, biz destek vereceğiz, onu da getirmiyorlar. Niçin? Soygun daha bitmedi. Daha birilerinin keselerinde boşluk var, oraları dolduracaklar.

Değerli arkadaşlarım, ne dedik? Yönetemiyor. Yönetemeyen insanlar, bir süre sonra gerekçe ararlar. "Ya iyi yöneteceğim ama şu dış güçler var." Önce diyorlar ki, "yöneteceğiz ama şu CHP var ya CHP; CHP yüzünden biz yönetemiyoruz." Ne yaptı CHP, ne yaptı? Ya sen doğru dürüst bu milletin lehine kanun getirdin de, biz karşı mı çıktık? Baktılar ki millet bunu yemiyor. Sonunda millet şunu söyledi: Kardeşim CHP dediğin muhalefet partisi, iktidar değil ki. Sizin gücünüz var, yeterli sayıda milletvekiliniz var. İstediğiniz kanunu çıkarıyorsunuz, istediğiniz kişiyi atıyorsunuz. Valisi, kaymakamı, komutanı; kimi istiyorsanız. Hatta hırsızdan büyükelçi bile tayin ediyorsunuz. İtiraz eden de CHP, başka bir şey yapmıyor ki... Bu milletin lehine ne getirdiniz de CHP karşı çıktı. Sonra baktılar bu tutmuyor, "efendim dış güçler baskı yapıyor, dış güçler yüzünden biz burayı iyi yönetemiyoruz." Kardeşim, sorduk yine: Bu 128 milyarı toz et diyen dış güçler miydi? Dış güçler mi söyledi, 128 milyar doları arka kapıdan birilerine sat. Kimse fark etmez... Onlar sanıyorlar ki kimse fark etmez. Attığınız her adımı biz takip ediyoruz, her adımı, her adımı...

Değerli arkadaşlarım; ne derlerse desinler yönetemedikleri çıkıyor ortaya. Asıl beni üzen devletin itibarını satmak demiştim. Hani 128 milyar dolar, Et ve Süt Kurumu'ndaki soygun, rüşvet alanın büyükelçi tayin edilmesi... Bunları hadi diyelim ki biz kendi içimizde hallederiz ama bu devletin itibarını ayaklar altına alamazsınız.

İstanbul'da, Suudi Konsolosluğu'nda bir cinayet işlendi. Ses kaydı alındı, bütün dünyaya servis edildi. Cinayetin burada olduğu belli. Her şey açık ve ayan beyan meydanda. Erdoğan kalktı, bir konuşma yaptı. Suudiler dediler ki: Davayı bize devredin. Hayır devretmeyeceğiz dedi. Konuşma şöyle, "bunlar insanları enayi zannediyorlar" Suudi yöneticilere söylüyor: "Bunlar insanları enayi zannediyor.” Bu millet enayi değil, hesabı sormasını bilir. Suçun işlendiği yer İstanbul olduğu için, bunu İstanbul mahkemelerinin uluslararası hukuka göre yargılanması gerekir. Doğru mu? Doğru. Destek verdi mi? Desek verdik. Ne oldu? Bu davayı aldı, Suudi Arabistan'a havale etti.

Şimdi ben Ak Parti'ye geçmişte oy vermiş kardeşlerime, Milliyetçi Hareket Partisi'ne oy vermiş kardeşlerime sesleniyorum: Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde egemenlik hakkını kullanan 3 kurumdan birisi de yargıdır ve yargı karar verirken, kararın ön cümlesi şudur: "Türk Milleti adına" der ve kararını verir. İstanbul'da işlenen, Türkiye'de işlenen bir cinayetin, Türk Milleti adına kararı vermesi gereken mahkemenin itibarını, milletin itibarını Suudi Arabistan'a devrediyorsun, egemenlik hakkını devrediyorsun. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde böyle bir rezalet görülmedi. "Enayi" diyordu onlara, şimdi enayinin de kim olduğu ortaya çıktı. Sözünde durmayanın da kim olduğu ortaya çıktı. Devletin egemenlik hakkını Suudi Arabistan'a kimlerin devrettiği de ortaya çıktı. Ne için? Para için. Ya biz bu memleketi kurarken, savaş meydanlarında, Conkbayırı'nda, Sakarya'da mücadele ederken, Allah aşkına para için mi yaptık ya? Ya bu devletin itibarı için yaptık.

Egemenlik hakkını vereceksin, "sen yargıla" diyeceksin. Ben yargılayamıyorum. Niçin? Para var işin ucunda. Bahçeli de buna "evet" diyecek. Nasıl milliyetçiyse, anlayamadık. Samimi söylüyorum; nasıl milliyetçiyse, ben şu ana kadar anlamış değilim. Bir devletin egemenlik hakkı, başka bir ülkeye devredilir mi ya?

Değerli arkadaşlarım; hani diyoruz ya, “devlet adaletle yönetilir”, “devletin dini adalettir” diyoruz. Adaleti başka yere havale ederseniz, "ben karar veremiyorum; sen bana para ver, ben sana adaleti devredeyim." Adaleti oraya devrediyorsun, parayla devrediyorsun, pulla devrediyorsun; 84 milyonun itibarını devrediyorsun, ahlakını devrediyorsun, saygınlığını devrediyorsun... Ne dedik? Bunlar Türkiye'yi yönetemiyorlar. Yönetemezler zaten.

Hapishanelerde bir sürü avukat arkadaş var. Tutuklama kararı çıkarıyorlar. Tamam, geliyor avukatlar teslim oluyorlar. Davalar görüşülüyor. Bakın kolluk güçlerinin 10 Şubat 2016'da verdiği rapor: "Şüphelilerin alınan iletişim tedbiri kararı doğrultusunda, -yani dinleme- yaptıkları görüşmelerin avukatlık ilişkisi içinde olduğu, görüşmelerinde örgütsel faaliyetlerini destekleyen yeterli kanıta ulaşılamamıştır" diyor. Mahkeme beraat veriyor, “çıkın” diyor. Bir başka mahkeme "tutuklayacaksınız" diyor. Yine geliyorlar, teslim oluyorlar. Yine yeniden görüşülüyor davalar, yeniden serbest bırakıyorlar. Selçuk Kozağaçlı da yurtdışında, "tamam, geleyim teslim olayım" diyor. Geliyor, gene teslim oluyor. Bir daha tutukluyorlar. Kim, hangi gerekçeyle yapıyor bunları? Kişi kaçma halinde değil, tam tersine yurtdışından geliyor, teslim oluyor, "davaysa görün kardeşim" diyor. Kolluk güçlerine soruyorsun, "yeterli delil yoktur” diyor. Telefonlar dinlenmiş, "yoktur" diyor. Siz bunları tutukluyorsunuz, hapse atıyorsunuz ve yıllardır bu insanlar hapiste. Siz adaleti savunuyorsanız, 450 kilometre adalet için yürümüşseniz; adalet kim olursa olsun, kimi ihtiyaç duyuyorsa, herkes için adaleti savunmak zorundasınız. Aksi halde siz inandırıcı olamazsınız. Aksi halde siz doğru da olamazsınız. Aksi halde siz samimi de olamazsınız. O nedenle kim haksızlığa uğrarsa bu coğrafyada, Türkiye'de, herkesin hakkını, hukukunu savunmak zorundayız.

Değerli arkadaşlarım; biliyorum gittiğiniz yerlerde size şu soru çok soruluyor: "Ya iyi de memleketin hali böyle. Siz ne yapacaksınız Allah aşkına, bunu anlatın bize" diyorlar. Bunu defalarca anlatmış olmama rağmen, bu soru tekrar geldiği için bana gittiğim bir yerde, bir daha anlatayım: Allah'ın izni, bu milletin takdiriyle iktidar olduğumuzda ilk yapacağımız iş, devlete israfa son vermektir. 1 numaralı genelge, devlette israfa son diyeceğiz. 1 numaralı genelge...

Öyle arabalar, yatlar, katlar, uçaklar... Bunlar yok arkadaş, bunlar yok. Lüks hayat yok. İsraf yok. İsraf haramdır biliyoruz, onlara göre israf helaldir. Bize göre haramdır israf ama onlara göre helaldir. Ne kadar çok israf yaparsan, itibar o kadar artar. Tam tersine bütün dünya gülüyor. Adrese teslim ihaleler, israf bu para veriyorsunuz, bunları bitireceğiz. Kira saltanatları, bunları bitireceğiz. 5-6 yerden maaş alanlar ,bunları bitireceğiz. İlk yapacağımız, devlette israfı engellemek. Bir genelge; kim israf yaparsa bürokraside kapının önüne konacaktır. Buradan bütün bürokrat kardeşlerime de sesleniyorum ve onlara güveniyorum. Onların içinde bazıları var ama bürokrasiye güveniyorum. Devletin sahibidir bunlar, devletin sahibidir. (Alkışlar).

Saray ayrı, devlet ayrı; devletin bürokrasisi diyoruz. Sarayın bürokratları ayrı, ona geleceğim birazdan, sarayın bürokratlarına geleceğim. 5-6 yerden maaş alanlara geleceğim, onlara geleceğim.

Bir devlet, sağlıklı bir yönetim için planlama yapar. Ya para topladık, nereye harcayacağız bu parayı? Bizim önceliklerimiz nedir? Yol mu yapacağız, köprü mü yapacağız, köye yol mu yapacağız, hastane mi yapacağız? Nedir bizim önceliklerimiz? Stratejik Planlama Teşkilatı'nı kuracağız. Bunların kapattıkları planlamayı yeniden inşa edeceğiz. Devletin en nitelikli, en liyakatli insanlarını, en iyi yetişmiş insanlarını stratejik planlama teşkilatının içine koyacağız. Bakın diyeceğiz kardeşim, bu devletin geliri nedir, bu devletin gideri nedir, bu devletin taahhütleri nedir? Bunların tamamını ortaya çıkaracağız.

Üç: Çiftçinin ve esnafın -ikisi de bunaldı- ister bankalardan -Halk Bankası, Ziraat Bankası, diğer bankalar, özel bankalar, hangisi olursa- esnaf kefalet kooperatiflerinden veya tarım kredi kooperatiflerinden çektikleri kredilerin faizlerini tak diye sileceğiz. Nefes alacak, çiftçi de esnaf da nefes alacak, sileceğiz.

Hatay'da Kırıkhan'daydı sanıyorum, bir çiftçi kardeşimizin elektrikleri kesildiği için kıyameti koparıyor. Jandarmayı yığmışlar oraya; bir çiftçi ya, jandarmayı yığmışlar oraya. Tarlalara giriyorlar. O ekin, onun için altındır. O ekin, onun evlatlarının geleceğidir, onun huzurudur, onun bereketidir. Kesiyorsunuz elektriği... Şanlıurfa'da söz verdim, Diyarbakır'da söz verdim; çiftçilere elektriği bedava yapacağız, hiç kimse endişe etmesin.

Bozkurt Belediye Başkanımız burada. Bozkurt Belediye Başkanımız bu konuda ilk ve önemli adımı atacak. İnşallah yapacak, çiftçiye elektriği orada bedava verecek. Güneş enerjisi; ya Allah'ın güneşi bedava kardeşim ya. Dışarıdan petrol mü alacaksın? Yok. Dışarıdan doğalgaz mı alacaksın? Yok. Yeraltından kömür mü çıkaracaksın? Allah'ın güneşi bedava kardeşim ya; enerjiye dönüştüreceksin ve vereceksin. Bunu yapacağız, hiç kimse endişe etmesin arkadaşlar.

Döviz garantili işlemler. Diyorlar ya “biz milliyetçiyiz.” Türk Lirası'nı ayaklar altına al, ortada kalk gez "ben milliyetçiyim" diye. O döviz garantili işlemlerin tamamını Türk Lirası'na çevireceğiz. 5'li çete de bilecek, 84 milyon da bilecek, kim milliyetçi, kim ülkücü, kim vatansever, kim başkası... Herkes görecek.

Mahkemeden karar çıkarmışlar, "Kılıçdaroğlu 5'li çete demesin" diye tedbir kararı çıkarıyorlar. Sarayın hakimi yapıyor bunu, sarayın savcıları ile beraber yapıyorlar bunu, 5'li çete yapıyor bunu. El ele vermişler, Kılıçdaroğlu'nu nasıl sustururuz? Sizin feriştahınız gelse beni susturamaz.

Devlette soygun düzeninin dişlileri, liyakatsiz bürokratlardır. Devlette soygun düzeninin dişlileri liyakatsiz bürokratlardır. Adamına göre getiriyorlar, oturtuyorlar koltuğa: "Sen kardeşim ihaleyi buna ver. Kardeşim buna 10 lira mı istedin, 20 liraya ver; kalan aradaki farkı biz bölüşürüz." Bunların tamamını bürokrasiden ayıklayacağız. Namuslu, düzgün, halkına hizmet eden, rüşvet almayan bürokratlarla yola çıkacağız. İstişareyi sağlayacağız, işi ehline teslim edeceğiz. Bir daha ifadeye edeyim: İşi ehline teslim edeceğiz. Vatandaştan kim para isterse, kim rüşvet alırsa, kim yolsuzluk yaparsa, onunla yollarımızı ayıracağız. Biz saraya sadık olanlar değil; milletine, vatanına, bayrağına sadık olanlarla çalışacağız.

Türkiye'de herkes bir dert küpü, tamam. Anayasal bir kurum var, Rahmetli Ecevit kurmuştu: Ekonomik Sosyal Konsey... Çağıracağız işçisini, memurunu, emeklisini, sanayicisine, çiftçisini, herkesi çağıracağız. Anlatın kardeşim derdinizi, anlatacaklar. Soracağız bakanlara, nasıl çözeceğiz bunu? Planlama uzmanları, nasıl çözeceğiz bunu? Ekonomik Sosyal Konseyi işlevli hale getireceğiz. Orası sorunların nasıl çözüleceğini anlatacak ve sorunların nasıl çözüldüğünü yine onlarla konuşacağız. Sorunu yaşayanla konuşacağız. Bizim felsefemiz ne? Masa başında sorun çözülmez. Masa başında ahkam kesilmez. Sorunu kim yaşıyorsa, çağıracaksın. Gel kardeşim... Sanayici mi? Gel... Tüccar mı? Gel... Taksi şoförü mü? Gel kardeşim. Tır şoförü mü? Gel kardeşim, nedir derdin anlat? Yetkililer de orda olacak. Nasıl çözeceğiz, oturup istişare edeceğiz. Çözeceğiz, akılla, mantıkla, bilgiyle, birikimle yolumuza devam edeceğiz. Böylece ne olacak? Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesi olacak. Bu topraklarda hiç kimse "ben kimsesiz kaldım" demeyecek, bunu sağlayacağız.

Bütçe disiplini... Kamuda mali disiplini sağlayacağız. Kimin eli kimin cebinde belli değil şu anda. Kim ne yapıyor, belli değil. Bütçe paraları nerelere harcanıyor, belli değil. Kamu-özel işbirliği yapıyorlar. Bu paralar kaça ödeniyor, bütçede görülmüyor. Faizler ne kadar, bunları göstermiyorlar. Çünkü gizleyerek yolsuzluklarını da gizleyeceklerini sanıyorlar. Dolayısıyla Varlık Fonu'nu kaldıracağız. Oraya aldıkları bütün şirketlerin tamamı zarar etti. Soygun düzenine son vereceğiz. Mali disiplini sağlayacağız. Devletin bir bütçesi olacak, bütçesi şeffaf olacak. Herkes bilecek geliri nedir, gideri nedir? Paralar nerelere, ne kadar harcandı? Bunların tamamı gerçekleşecek. Fonları, fonların tamamını, bir ikisi hariç, savunma sanayi hariç buraya alacağız.

Başka bir şey daha: Her birimiz vergi ödüyoruz. En zenginimiz de vergi ödüyor, en yoksulumuz da vergi ödüyor. Enflasyon da en haksız, en adaletsiz vergi. Çünkü ekmek 1 lirayken ödüyorsunuz vergiyi, KDV ödüyorsunuz; yüzde 8'den, yüzde 1'den, yüzde 10'dan oranı neyse ödüyorsunuz. Ekmek 2 lira olduğu zaman, onu da yine aynı oranla çarpıyorsunuz. Aynı ekmek ama ödediğim vergi artıyor. Dolayısıyla en adaletsiz, en haksız vergi enflasyon. Devleti şeffaf yapacağız. Devletin geliri-gideri, bir ulusal vergi konseyi kuracağız. Burada özel sektör de olacak, yani vergi verenler de olacak, vergiyi denetleyenler de olacak? Bunlar her yıl düzenli bir rapor yazacaklar ve bu rapor Resmi Gazete'de yayınlanacak. Türkiye'de herkes, merak eden herkes; ister üniversitede hoca olsun, ister tüccar olsun, ister esnaf, ister çiftçi "dur bakayım, benim ödediğim vergiler nerelere harcandı" diye o rapora bakıp, tamamını görecek. Böylece devlet vatandaşına gerçek anlamda hizmet eder noktaya gelecek. Bunu yapacağız. Kimlere, ne kadar teşvik verildiğini, teşvikin boyutlarını, ne kadar gerçekleşip gerçekleşmediğini, bunları da uygulamaya koyacağız.

Yeter mi? Hayır. Önemli bir şey daha yapacağız: Siyaseti kirlilikten arındıracağız. Bu Meclis'te üçkağıtçının işi yok. Bu Meclis'te rüşvet alanının işi yok. Bu Meclis'te iş takipçiliği yapanın işi yok. Bu Meclis'te sözlülere müdahale edenler, onlar da olmayacak. Bu Meclis'e TÜGVA'nın hizmetkarlığını yapanlara yer yok. Bu Meclis'te milletin temsilcileri olacak, bu milletin temsilcileri olacak.

İlk çıkaracağımız kanunlardan birisi, siyasi ahlak kanunu. Siyasetçinin ahlaklı olması lazım. Rüşvet yiyen adamdan siyasetçi olmaz. İş takipçiliği yapan adamdan siyasetçi olmaz. Beytülmale el uzatan adamdan siyasetçi olmaz. Kul hakkı yiyen adamdan siyasetçi olmaz. Torpil yapan adamdan siyasetçi olmaz. Siyasi ahlak kanunu çıkaracağız, böylece buraya gelen milletvekili sarayın değil, birilerinin değil, doğrudan doğruya büyük Türk Milletinin temsilcisi olacak arkadaşlar.

Dış politikayı 180 derece değiştireceğiz. Türkiye'nin itibar üzerine inşa edeceğiz dış politikayı. Göçmenler var, geliyorlar; sığınmacılar var, geliyorlar. Söyledim, bu millete söz verdim: Allah nasip eder iktidarımızda en geç 2 yıl içinde Suriyeli kardeşlerimizi kendi özgür iradeleriyle, kendi ülkelerine dönmelerine imkan sağlayacağız. Bunu yapacağız...

Değerli arkadaşlarım; sığınmacılar geldiler, Türkiye'de hapsedildiler. Avrupalılar istemiyor. Bizler de onların korumalığını yapıyoruz. Saray, saray ve şürekası da onların korumalığını yapıyor. "Siz bana para verin, ben bunlara bakarım." 50 milyar dolar para harcandı, 50 milyar dolar... Ne oldu? Hangi Suriyeli rahat? Adım gibi biliyorum, 50 milyar dolar para Suriyelilere verilmedi. Onu da iç ettiler, onu da yok ettiler, onu da yediler. Bunu gayet iyi biliyoruz. 50 milyar doları Suriyelilere versen, Suriyelilerin her birisi şimdi han hamam sahibi olmuştu. Onu da yok ettiler.

Değerli arkadaşlarım; Suriyeliler nereye gidiyor? Zengin mahallelerine mi gidiyor? Hayır, fakir fukaraların oturduğu mahallelere gidiyor, oralarda yer bulmaya çalışıyor, oralarda yaşamaya çalışıyor. Aynı evde 4-5 aile bir arada çalışıyorlar veya yaşıyorlar. Biz bunları da biliyoruz... Kalktılar; Jandarma, Göç İdaresi'ne bir güzelleme yapıyor, şiirler... "Vay çok iyi yapıyorsunuz." Bir tweet attım arkadaşlar, sorduğum sorular son derece basit. Hani "tanısan seversin" diyorsunuz ya, sığınmacıların eski kimlik bilgileri elinizde mevcut mu? Gerçekten tanıyor musunuz? Niye sordum bunu biliyor musunuz? Oturuyor İçişleri Bakanlığı, yazı gönderiyor taşraya; listeyi veriyor 50 kişi, 100 kişi ve bunları "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yapın" diyor. Ya sen bunları tanıyor musun? Konuştuğum birisi dedi ki: "Valla biz de tanımıyoruz. Önce telefonlarını bulmaya çalışıyoruz, davet ediyoruz. Adamın böyle bir talebi de yok, artı Türkçe bilmiyor ama bize diyorlar ki: Bunları vatandaşlığa alın." Bahçeli duyuyor mu bunları? Herhalde duyuyordur, yani duymaması mümkün değil. Biliyor mu? O da biliyor.

İkinci soru: Kaçına vatandaşlık verdiniz ve hangi güvenlik soruşturmalarından geçirdiniz? Tanıdınız mı? Sığınmacı kılığında gelenin bir terörist olmadığını nasıl netleştirdiniz? Cevap: Tık yok, hakaret var, cevap yok, hakaret var. Oysa benim sorduğum sorular, vatanını seven her vatandaşın sorması gereken sorular, ülkesini seven her vatandaşın sorması gereken sorular ve sen benim bu sorularıma cevap vereceksin kardeşim. Hakaret etmeyeceksin. Hakaret ediyorsan kusurunu örtmeye çalışıyorsun, kabahati örtmeye çalışıyorsun, beceriksizliğini örtmeye çalışıyorsun. Ben herkesin merak ettiği soruları sordum. Sınırlarımızın delik deşik edilmesini neden izliyorsunuz? Amacınız nedir? Neyin hazırlığındasınız? Göç İdaresi'ne gitmeden bu sorularıma sabırla yanıt bekleyeceğim diyorum. Evet, bakalım verecekler mi? Verirler mi? Veremezler arkadaşlar veremezler. Dedim ya, kimin eli kimin cebinde belli değil. Veremezler... Kendi vatandaşının hakkını, hukukunu savunması gereken bir kişi, başkalarının hakkını ve hukukunu bizim aleyhimize kullanarak işliyor, bizim aleyhimize kullanarak hayata geçirmeye çalışıyor. O nedenle sabırla bekleyeceğiz. Milletimiz de beklesin... Neyin ne olduğunu hep birlikte göreceğiz.

Ayrıca söyleyeyim, yine onların kulağına da gitsin, özelikle Bahçeli'nin de kulağına gitsin, Bahçeli de bilsin: Süleyman Şah Türbesi’ni de götürüp, yeniden yerine koyacağız, bayrağımızı dikeceğiz ve bunu da gerçekleştireceğiz.

Sözde milliyetçi bunlar. Bunların milliyetçiliği falan söz konusu değil. Çıkar peşinde koşanlardan milliyetçi olmaz. Milliyetçi vatanseverdir, vatanını sevendir, ülkesini sevendir, insanını sevindir. Beytülmale el uzatmayandır milliyetçi, ülkesinin itibarına saygı duyandır; ülkesinin hızla kalkınmasını, büyümesini sağlayandır. Milliyetçi aynı zamanda her evde huzurun ve bereketin olmasını isyandır. Milliyetçi soygun yapmaz, devletçi soymaz. Ve değerli arkadaşlar, bunları yapacağız ama bunlar bile bize yetmiyor.

Biz halka şu güveni de vereceğiz: İktidar olduk gayet güzel; devleti yönetiyoruz gayet güzel ama hesap vermesini bileceğiz. Hesap vermeyi onurlu bir görev olarak kabul edeceğiz, onurlu bir görev. Onun için de Meclis İçtüzüğü’nü değiştireceğiz, kesin hesap komisyonu kuracağız. Ve bizler ve bakanlar kesin hesap komisyonuna gelecek, kesin hesap komisyonunun başkanı ana muhalefet partisinden olacak ve biz hesap vereceğiz. Korkmayacağız hesap vermekten, çünkü boğazımızdan aşağı haram lokma inmeyecek. Bakın bu kadar kendimize güveniyoruz. Gelecek oraya ana muhalefet partisi. Diyelim ki Bahçeli mi oldu? Olur mu? Diyelim ki Erdoğan oldu: Otur kardeşim, bak makamın orada, kesin hesap komisyonu başkanısın. Biz de Türkiye Cumhuriyeti Devletini yöneten bir idare olarak namusumuzla, şerefimizle harcadığımız her kuruşun hesabını size vereceğiz. Siz vermediniz ama biz vereceğiz. Ne için? 84 milyon için, tüyü bitmemiş yetimin hakkı için vereceğiz.

Değerli arkadaşlarım; bunları yaptığımız zaman ne olacak? Tefeciler bitecek, malı götürenler gidecek. Devletin bütçesi, gerçekten iyi bir bütçe olacak. Gerçekten doğru dürüst yerlere paralar harcanacak, gerçekten üretim artacak, gerçekten çiftçiye her türlü destek verilecek, gerçekten sanayiciye her türlü destek verilecek. Hiç kimse haksızlığa uğramayacak. Devletin dini adalettir kuralını, ilkesini tepeden tırnağa uygulayacağız. Hiç kimsenin inancı, kimliği, yaşam tarzı ile uğraşmadan, her evde huzurun ve bereketin olmasını sağlayacağız. O zaman göreceksiniz Türkiye nasıl büyüyor, Türkiye nasıl kalkınıyor, Türkiye nasıl kucaklaşıyor, Türkiye nasıl helalleşiyor? Bütün bunları göstereceğiz.

Efendim, Sayın Bahçeli bugünkü grup toplantısında: "Zamlar, hayat pahalılığı hepsi geçicidir. Müslümana karamsarlık haramdır" demiş. Yani İslam alemine fetva veriyor. Aslında utanmasalar diyecekler ki: "Bize oy vermemek haramdır." Beylere göre, bu beylere göre çalmak, yolsuzluk yapmak, rüşvet alandan büyükelçi tayin etmek, garanti ödemeleri adı altında bütçeleri birilerine peşkeş çekmek, 128 milyar doları iç etmek haram değil ama karamsarlık haram. Millet diyor ki: “Para nereye gitti?”, karamsar... "Hayır, bu haramdır, oraya hiç girme" diyor. Ne yapayım? Gerçekten de Milliyetçi Hareket Partisi'ne üzülüyorum. Köklü bir parti böyle bir pozisyona asla düşmemeliydi.

Hepinize saygılar sunuyorum.


Bu Kategorideki Diğer Haberler

Kılıçdaroğlu ne söyledi?
Haber Tarihi: 17.12.2020