CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU, TBMM CHP GRUP TOPLANTISINDA KONUŞTU (6 TEMMUZ 2021)

Okunma Sayısı: 7611    |    Haber Tarihi: 07.07.2021

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşma şöyle:



Evet, değerli arkadaşlarım; son günlerde garip bir tartışma var. Önce kendi ailemize seslenmek zorundayız: Mustafa Kemal Atatürk'ten bu yana, Cumhuriyet Halk Partisi'nde genel başkanlık yapmış olan herkesin başımızın üstünde yeri vardır. Herkesin bunu çok iyi bilmesi lazım.
Türkiye'nin bu kadar derdi varken, bu kadar büyük rezaletler yaşanırken, olayı getirip başka bir tartışma atmosferine çekmek hem partiye ihanettir, hem Türkiye'ye ihanettir.
Şöyle bir algı oluşturmak istiyorlar, herkesin çok iyi bilmesini isterim: “Efendim, zaten iktidar simsiyah, kapkara. Zaten rezil bir yönetim var, yozlaşmış bir yönetim var. Oyu kime verelim? Ey CHP; ey CHP de onlar gibi.” Hayır efendim, hayır; Cumhuriyet Halk Partisi onlar gibi değil, tertemiz bir partidir, tertemiz. Verilmeyecek hiçbir hesabımız yoktur, verilemeyecek hiçbir hesabımız yoktur. Dolayısıyla bu gereksiz tartışmadan herkesin süratle çıkmasını istiyorum.
Değerli arkadaşlarım; Sivas ve Başbağlar'da yaşanan katliamın acısı hâlâ içimizde. Bu konu dolayısıyla şöyle bir açıklama yapmıştım, "bu katliam, yani Sivas katliamı tedavisi ihmal edilmiş iltihapların sonucuydu" diye. Artık hepimizin sağduyulu hareket etmesi lazım. Acıları ortaklaştırmamız lazım. "Bendendi, iyi oldu; benden değildi, kötü oldu" değil. İnsan kadar değerli kimse yoktur. Adaletsizliğe birlikte itiraz edeceksek, haksızlığa, hukuksuzluğa birlikte itiraz edeceksek, birlikte olmak zorundayız bu yaraları sarmak için. Başbağlar'da yaşanan katliamda, Sivas'ta yaşanan katliamda hayatlarını kaybedenler bizim insanlarımızdır. Teröre her yerde, her zaman lanet olsun diyeceğiz ve terörü her yerde her zaman kınayacağız, kimden gelirse gelsin.
Evet, adalet istiyoruz. Kendimiz için mi? Hayır. Herkes için adalet istiyoruz, herkes için. Sadece kendiniz için isteyip, diğerlerine "oh olsun" derseniz, siz samimi olmazsınız ve siz ülkeyi yönetemezsiniz. Ülke akılla yönetilir, ferasetle yönetiriz, bilgiyle yönetilir, liyakatle yönetilir ve en önemlisi, adaletle yönetilir.
Ömer Faruk Gergerlioğlu; bir Tweet’i paylaştı diye -yazdı diye değil- dokunulmazlığı kaldırıldı, apar topar evinden ayakkabısını giymesine bile fırsat verilmeden, gözaltına alındı, karakola götürüldü. Sonra hastanede anjiyo oldu ve hapishaneye kondu. Anayasa Mahkemesi oy birliğiyle bir karar aldı: "Seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı ile kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ihlal edilmiştir" dedi. "Serbest bırakın" dedi. Değerli arkadaşlarım, Anayasa'nın 153 üncü maddesi: "Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazete'de hemen yayınlanır ve yasama, -yani Türkiye Büyük Millet Meclisi- yürütme, -yani şimdiki modelde Cumhurbaşkanlığı- ve yargı organları, yani bütün mahkemeleri ve idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar" diyor. Ama hâlâ içerde. Bu mudur adalet? Benden olunca derhal serbest bırakın, oh ne güzel. Benden olmayınca mahkeme kararına uyumayın, Anayasa Mahkemesi kararına uymayın. Hani haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandı? Hani, nerede bu şeytanlar, nerede bu şeytanlar?
Adaleti sadece kendimiz için istemiyoruz. AK Partili kardeşlerimiz de adalet istiyorlar. Örnek mi? Bir medya patronu, AK Partili, Sivas'ta yerel bir televizyonun sahibi; basının baskı altında olduğunu belirterek şunu söylüyor: "basın baskı altındadır" diyor. "Son günlerde birçok basın mensubunun sıkıntısı bu. Yeter artık, basını özgür bırakın, basın işini yapsın." AK Partili söylüyor ama vicdanı olan birisi söylüyor, erdemi olan birisi söylüyor. "Bu kadar olmaz, basını serbest bırakın" diyor. Bırakın serbest bırakmayı, İçişleri Bakanı Cumhuriyet Gazetesi aleyhine 1 milyon liralık tazminat davası açıyor. Niye? "Efendim beni eleştiriyorsun" diye. E sen pirüpak olsaydın eleştirilmezdin kardeşim. Hâlâ rüşvet alan adamı saklıyorsun, ismini vermiyorsun. Eğer rüşvet alan birisinin koruyorsan, sen de onun bir parçasının zaten.
Sadece o mu? Hayır efendim o da değil, aynı şekilde Bahçeli'de onun bir parçası, Bahçeli'nin de söylemesi lazım. "Yahu kardeşim ben senin hakkını, hukukunu savunuyorum. Rüşvetten, her ay 10 bin dolar para alan bir siyasetçiden söz ettin. Kim bu adam?" Cevap var mı? Cevap yok. Bu bir mihenk taşıdır. Kimlerin düzgün ve temiz olduğunu, kimlerin kirli olduğunu gösteren mihenk taşıdır. Biz ne diyoruz? Kim bu 10 bin dolar her ay bu kadar yoksulluk varken, diz boyuyken yoksulluk, kim her ay 10 bin dolar rüşvet alıyor. Açıklayın kardeşim, verin mahkemeye. Yapamıyorlar, yapmıyorlar. Neden? Ortaklar.
Ordu'da Büyük Birlik Partisi'nin Kadın Kolları Başkanı, kendisini aradım. Haberi alınca şaşırdım. Ters kelepçe takıyorlar, yakalayıp karakola götürüyorlar. Önce inanamadım, "yoktur böyle bir şey" diye. Aradım, Başkan’la konuştum, her şeyi anlattı. Böyle bir rezaleti Türkiye hiç yaşamadı. Bakın "adalet" derken nereden nereye geliyoruz değil mi? Gergerlioğlu için adalet istiyoruz. Büyük Birlik Partisi'nin Kadın Kolları Başkanı için adalet istiyoruz. AK Partili medya patronu için adalet istiyoruz. Bu ne demektir? Türkiye'yi en iyi biz yönetiriz, adaletle biz yönetiriz anlamına geliyor. .
Adalet o kadar değerli bir şeydir ki, ödün verilemez. Yine bir adaletsizlik: Bir insan bir göreve atandıktan sonra, orayı kendi özel hapishanesi haline getirir mi? Melih Bulu getirdi. Boğaziçi Üniversitesi sanki onun özel hapishanesi, kendisine özel bir dünya kurmuş. Öğrenci istemiyor, akademisyenler istemiyor, çalışanlar istemiyor. O bütün kapıları kapatmış, gelenleri copluyor, biber gazı. Her taraf neredeyse tel örgülerle çevrili, beyefendiyi içeride "özgürüm ben" diyor. Hayır efendim, sen kendi hapishaneni kendin yaptın zaten. Böyle bir akademisyen olabilir mi? Düşünce özgürlüğünü, bilimi savunacak, insan haklarını savunacak, adaleti savunacak; bir kişinin talimatıyla hareket ediyor. Bir kişinin talimatıyla hareket edip, olayı sorgulamıyorsa, zaten o bilim insanı değildir, aklını bir yerlere kiraya vermiş insandır. Dolayısıyla kendi hapishanesini oluşturan insanlar da değerli insanlar değildir, iç dünyalarına dönmüşlerdir, dışarıdan haberleri yoktur.
Değerli arkadaşlarım; çalışıyoruz. Bütün milletvekili arkadaşlarım, Parti Meclisi Üyesi arkadaşlarım, Yüksek Disiplin Kurulu Üyesi arkadaşlarım, belediye başkanlarımız, hep beraber çalışıyoruz. 1-2 Temmuz tarihleri arasında 2 grup milletvekili arkadaşımız, Parti Meclisi Üyesi arkadaşlarımız ve Yüksek Disiplin Kurulu'ndan arkadaşlarımız Sakarya'ya ve Diyarbakır'a gittiler.
Sakarya'ya giden arkadaşlarımızın sayısı 38. 38 arkadaşımız hem merkezi, hem bütün ilçeleri gezdiler, vatandaşın derdini dinlediler. Seçim mi var? Seçim olsun veya olmasın, eğer Türkiye'nin üzerine bir karabasan çökmüş ise bize sorumluluk düşüyor. Önce vatandaşı dinleyeceksin, çözümleri de kendisine anlatacaksın. Sakarya'dan değerli arkadaşlarım, esnaf gezisinden iki kardeşimizin görüşlerini okuyacağım:
Oto Sanayi'nde çalışan bir esnafımız diyor ki: "Zımpara 1 yıl önce 1,5 lira iken, bugün 4,5 lira. Pasta 140 lira iken, bugün 475 lira. Bir yıl önce 200 liraya boyanan tampon, bugün 400 liraya boyanıyor. Resmen nalbura çalışıyoruz" diyor. Seni bu hale getiren kim? Saray beslemeleri, alın terinin bile değerini vermiyorlar.
Yine bir esnaf: "Sizlere her zamankinden çok fazla görev düşüyor." Bilincinde, "sizlere" diyor, Cumhuriyet Halk Partililere daha fazla görev düşüyor. “Muhalefetin son zamanlardaki açıklamalarını beğeniyorum." Güzel, teşekkür ediyoruz. Arkadaşlarımıza teşekkür ettiler. "Söylemlerinizi biraz daha sertleştiriniz ve masaya yumruğunuzu daha sert vurmanız gerekiyor." Masaya yumruğu vuracağız da, kaçıyorlar. Kaçmasalar hiçbir sorun yok, kaçıyorlar. Ülkeyi yöneten insan kaçar mı ve ona destek veren küçük ortağı kaçar mı? Kaçıyorlar, gerçeklerden kaçıyorlar. İstedikleri kadar kaçsınlar. Biz sokak sokak Türkiye'yi gezeceğiz.
Diyarbakır'a da 18 kişilik bir grubumuz gitti. Onlar da ilde ve ilçelerde görev yaptılar, çalıştılar. Oradan da iki arkadaşımızın, kardeşimizin, kadın kardeşimizin görüşleri;
Pazarda sebze satan bir kadın: "Pahalılığın nedeni belli. 10 yaşındaki çocuğa sorsan bilgisayar gibi döker önümüze." Bilince bakın. "10 yaşındaki çocuğa sorsan pahalılığın nedenini, hemen döker önümüze" diyor. "Nedeni sistem. Bir kaç kişi üzerinden devlet yönetiliyorsa, hiçbir şey düzelmez. Ekonomi kalmamış, halk eziliyor. Bir kaç kişi cebini dolduruyor. Biz kendi ülkemizde mülteci bile olamadık" diyor. Kendi ülkemizde mülteci bile olamadık... "Bizim yaşadıklarımızın adı yavaş yavaş ölümdür" diyor.
Yine bir başka arkadaşımızın daha açıklaması var, genç bir kadın kucağında bebeğiyle açıklama yapıyor: "Biz; makarna, yardım paketi istemiyoruz, biz iş istiyoruz, fabrika istiyoruz. Kiramı ödeyemiyorum; onlar can da, biz can değil miyiz? Kendilerini düşündükleri gibi bizi de düşünsünler. Tokken açı düşünen yok. Sadece fabrika, iş istiyoruz. Yabancı ülkelere gitmek istemiyoruz. Ne olursunuz empati kurun" diyor. Empati kuracağız. Hakkınızı, hukukunuzu savunacağız. Diyarbakırlı kadın kardeşlerimize de bu sözü vermiş olalım.
Tabii hepiniz televizyonlardan ya da gazetelerden, sosyal medya hesaplarından izliyorsunuz; Adıyaman'da tütün üreticileri sokağı kestiler, caddeyi kestiler, yolu kestiler, protesto ediyorlar, hak arıyorlar diye. Onlar da adalet istiyorlar. Tek başına kıyılıp, içilen sarmalık tütün Türkiye'de yetişiyor. Çok değerli bir tütün. Değerli arkadaşlarım, sadece Adıyaman'da değil, Adıyaman'da, Bitlis'te, Düzce'de, Sakarya'da, Muş'ta, Batman'da, Malatya'da, bütün buralarda yetişiyor. Geçen hafta bu konuya değinecektim ama bölgeyi bir dinleyeyim dedim. Bölgenin tepkisi var mıdır, yok mudur? Belki çok memnunlardır. "İyi ki yasak getirdiniz. Aç kalacağız. Zaten bizi açlığa mahkum ettiler, gene gidip oyumuzu onlara vereceğiz" diyebilirler. O zaman benim bir şey söyleme hakkım yok ama şimdi diyorlar ki: "Haksızlığa uğradık. Bizim hakkımızı arayın" diyorlar. Başta Adıyaman milletvekilimiz bölgeye gitti, üreticilerle konuştu, haklarını arıyorlar. Biz de arıyoruz haklarını, sonuna kadar da arayacağız. Peki ne oldu, ne oldu? Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin o güzel tütünlerini ne oldu? Uluslararası sigara tekellerine teslim olan siyasi iktidar hangi iktidardı? 2017'de kanun çıkardılar, "kooperatif olursak bu kıyılacak olan tütünü kooperatif satabilir." Tam 3 yıl sonra yönetmeliğini çıkardılar. Ne kadar hızlı çalışıyorlar değil mi? Bir yönetmelik için 3 yıl, sonra "6 ay içinde kooperatif kurun." Pandemi var, nasıl kuracak bu vatandaş? Tam bir rezalet. Gazetelerden okudum değerli arkadaşlarım, şöyle diyor tütün üreticisi:
"Kızımızın çeyizidir tütün, askerimizin harçlığıdır, öğrencimizin dershane harçlığıdır. Evimizin geçimidir" diyor. Peki, yaşanan rezalete kim son verecek? Buradan bütün Adıyamanlılara sesleniyorum. Yaşanan rezalete son vereceğim ve bunun sözünü milletin önünde veriyorum. Yeter ki destek verin, göreceksiniz. Uluslararası sigara tekellerine teslim olmayacağız, çiftçimizin hakkını, hukukunu teslim edeceğiz.
Efendim tasarruf genelgesi çıktı. Hep derim ya, ta pandeminin en başından beri ne zaman konuşma yapsam, çözüm olarak birinci sıraya "israfa engel olun, tasarruf yapın" diye söylerim. AK Parti iktidarı 2003 yılından bu yana tam 6 kez tasarruf genelgesi çıkardı, 6 kez. Normalde, sağlıklı işleyen devlette ne olur? Bir genelge çıkarırsın, herkes ona uyar. 6 kez çıkması ne demektir? Kimse uymuyor. Uymayınca bir daha, uymayınca bir daha, uymayınca bir daha yapıyorsun. Niçin uyulmuyor? Yukarıya bakıyor, "yukarıdaki uyumadığına göre ben niye uyacağım?" diyor. Hiç kimse de uymuyor ve sonunda yeni bir tasarruf genelgesi çıkardılar. Tasarruf genelgesini göstereyim size değerli arkadaşlar. Yeni tasarruf genelgesi bu. Evet, yeni tasarruf genelgesi budur. Erdoğan'ın yayınladığı yeni tasarruf genelgesi bu, yeni bir saray... Genelge çıkarıyor, "ben hariç" diyor, ben uymayacağım" diyor. E sen hariçsen, niye vatandaşı uysun? Sen örnek alacaksın, sen örnek olmuyorsun.
Değerli arkadaşlarım; lüks hayat var, şatafat var, rüşvet var, yolsuzluk var. Lağım patlamış... Hâlâ ve hâlâ israfa devam ediyorlar. İsraf haram değil mi? Haram. İsraf günah mı? Evet günah ama ben "haramı ve günahı işlemeye devam edeceğim" diyor. Ben, AK Parti'ye geçmişte oy veren bütün kardeşlerime seslenmek isterim: Eğer israf haramsa, eğer israf günahsa, eğer sen gidip hâlâ ona oy veriyorsan, sen de günah işliyorsun kardeşim.
Bakın doğuştan engelli, doğuştan işitme engelli çocuklarımız var. Bunların sayısı 40. Türkiye'de 40 kişi; 4 yaşına kadar bunlara bir implantın takılması lazım. 4 yaşına kadar takılırsa, bu çocuklar duyabilecekler, bütün hayatları değişecek. Ya bu 40 çocuğa sahip çıkan devlette kimse yok ya, kimse yok! Bunu anlatırken emin olun utanıyorum. Dünyanın parasını kullanıyorlar, dünyanın harcamalarını yapıyorlar, yazlık sarayları var, kışlık sarayları var, uçan sarayları var, ellerinin altında istedikleri kadar paraları var; ya 40 çocuğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti iyileştiremez mi yahu? Tedavi edemez mi ya? 5 çocuğu Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanımız tedavi edecek. Bunlar tedavi etmezlerse, söz veriyorum 40 çocuğu da biz tedavi edeceğiz.
Öyle bir düzen inşa ettiler ki, -haramilerin düzeni- öyle bir düzen inşa ettiler. Bakınız; Türk Lirası, döviz karşısında eriyor mu? Eriyor. Değer kaybediyor mu? Değer kaybediyor. Bunlar ne diyorlar? "Biz yerliyiz ve milliyiz" diyorlar. Ne yerliler, ne de milliler. Eğer Türk Lirası değerini sürekli kaybediyorsa, ortada bir sorun var demektir. Bunların anladığı yerliden, “yemek” anlıyorlar, y harfiyle başlıyor. Milliden de, “malı götürme” anlıyorlar, anladıkları bu. Faizler artıyor mu? Sürekli faizler artıyor. Ne diyordu? "Faiz sebep, enflasyon sonuçtur" diyordu, değil mi büyük devlet adamı, büyük iktisatçı; memleketi güllük gülistanlık hale getiren büyük adam ne diyordu? "Faiz sebep, enflasyon neticedir." O zaman faizi sıfır yap, enflasyon da sıfır olur. Niye yapmıyorsun? Kaç tane Merkez Bankası Başkanı değiştirdin? Söylediğinin yanlış olduğunu o da artık öğrenmeye başladı. İşsizlik artıyor mu? İşsizlik artıyor. 10 milyonu buldu mu? 10 milyonu buldu. Yoksulluk artıyor mu? Yoksulluk artıyor. Yolsuzluklar... Zaten artık onu herkes biliyor. Fiyatlar artıyor mu? Fiyatlar da artıyor. En ağır vergi hangisi? Enflasyon vergisi; enflasyon vergisi fakirin-fukaranın sırtındaki en ağır vergidir. Benim aylık gelirim diyelim ki bin lira, bir ekmek alırım, aynı vergiyi öderim. Bir başkasının aylık geliri 1 lira, o da bir ekmek alır, aynı vergiyi öder. O nedenle enflasyon vergisi en ağır vergidir ve Türkiye bir enflasyon sarmalı içine girdi. Bakın her yaz normalde fiyatlar düşer, yeni ürünler çıktığı için. Şimdi bırakın fiyatları düşmesini, bütün fiyatlar arttı. Sonbaharda ne olacak? Kışın ne olacak? Adam kendisine yazlık saray yapıyor... Millet açlıktan ölmüş, umurunda bile değil. Rüşvetsiz iş yapmak da mümkün olmadı. Yok artık, böyle bir düzen de yok. Haramilerin iktidarı var. Haramilerin iktidarını beraber değiştireceğiz. Adaletli, düzgün çalışan, halktan yana bir iktidarı birlikte kurmak zorundayız. 19 yıldır ülkeyi yönetiyorlar, getirdikleri tablo bu.
Sorduk: "128 milyar doları ne yaptınız?" diye. 128 milyar dolar, Türkiye'de açlığı, yoksulluğu tamamen bitirecek olan bir para. Ne oldu? Kime satıldığı belli değil. 15 Temmuz Şehit ve Gazilerinin -251 şehidimiz var- paralarına çöktüler ya, paralarına çöktüler! Bir de "15 Temmuz" diye ortalıkta geziyorlar, ağırıma giden de o. 39'u polis, Beşiktaş'taki terör saldırısında ölenler için toplanan paralara çöktüler.
Başka ne yaptılar? Satmadıkları bir şey kalmadı. Tekel'i sattılar, fabrikaları sattılar, kağıt fabrikalarını sattılar, barajları sattılar, arazileri sattılar, kupon arsaları sattılar, bankaları sattılar. Hayırsız bir evladın, babadan kalma mirasını nasıl sattığını gözlemliyorsak, aynısını yapıyorlar. Cumhuriyetin bütün birikimlerini sattılar ve şimdi geriye dönüp "para yok" diyorlar. Para yok evet, her şeyi sattın. O nedenle değerli arkadaşlarımız; işimiz var ve çalışacağız ve anlatacağız. Şimdi sıra geldi TEİAŞ'I, Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi'ni satmaya geldi. En kârlı şirketlerden birisi. Satacak yer kalmadı.
Değerli arkadaşlarım; şimdi sıra geldi bu Altay Tankına. İzin verirseniz bu Altay Tankı ile ilgili bir bakalım. Kim yalan söylüyor, kim doğruları söylüyor, hep beraber izleyelim değil mi?
İzleyelim evet.


Bir söylediği diğerini tutmayan ve 180 derece farklı şeyler söyleyen bir kişiyle karşılaşıyorum. Bunu size izlettiğim için de özür dilerim. Aslında buna değmez. Çünkü biliyoruz, niteliğini de biliyoruz, kişiliğini de biliyoruz ama milletimiz gerçeği öğrensin diye bunu söyledim. Bir şey daha ifade edeyim: Ne demek Tank Palet Fabrikası? Niçin Tank Palet Fabrikası üzerinde bu kadar duruyoruz? Bakınız, Türkiye'nin tank yapma kapasitesi var. 2007 yılında Türkiye tank yapmak için düğmeye basıyor ve ihaleye açıyor. 2007 yılında 495 milyon dolara bir firma tank yapmak için sözleşmeyi imzalıyor. 2007... 495 milyon doları tabii tank üretirken program yapıyor, diyor ki. Tankın topunu kim yapacak? Gidiyor, Makine Kimya Endüstrisi'nin kapısını çalıyor. Diyor ki: “Sen 120 milimetrelik L-55 modeli top yapabilir misin? Yaparım” diyor. İmzalar tamam. Demek ki tankın topunu Makine Kimya Endüstrisi Kurumu yapacak, parasını ödeyecek. Başka? Tankın zırhı var, zırh da yapılması lazım. Gidiyor Roket-San'a, diyor ki: “Tankın zırhını yapabilir misin? Yapabiliriz” diyor. Protokol, anlaşma tamam; tankın zırhı da yapılıyor. Başka? Atış kontrol sistemleri var. Hedefi vurması lazım, elektronik olması lazım. Gidiyor ASELSAN'a, “atış kontrol sistemlerini yapabilir misin” diyor. “Yaparız” diyor. Oturup bir anlaşma imzalıyor. Onun da bedelini ödeyeceğim. Nereden? 495 milyon dolardan tek tek kimin ne yapacağını belirliyor. Sonra tankın palet ve askı donanımları var. Onu da diyor ki, Arifiye'deki Tank Palet Fabrikasında yapacağım. Oturacağız, anlaşacağız, yapar mısın? Yaparım diyor. Başka? Tankın motoru, en önemli şey. Onun da anlaşması yapılıyor ve değerli arkadaşlarım 2007'de ilk ihale yapılıyor. 6,5 yıl sonra, 2014 yılında 5 tane Altay tankı üretiliyor. 2007'de sözleşme; bu firmalardan gerekli bütün donanımlar satın alınıyor, bedelleri dolar olarak ödeniyor ve 5 tane Altay tankı üretiliyor. Üretildi ama bu Altay tankları ordunun istediği niteliğe sahip mi, değil mi? Bunun üzerine Şereflikoçhisar'daki atış bölgesine bu 5 tank götürülüyor. Şereflikoçhisar'da hedefler konuyor, tanklar hedefleri vuruyor, hepsi başarılı. Dolayısıyla Türkiye artık tank seri üretimine başlayacak noktaya geliyor. Ne zaman? 2014 yılında.
Ama Erdoğan bunu istemiyor. Dikkatinizi çekerim, Erdoğan bunu istemiyor, tank üretilmesini istemiyor. Ne yapıyor? "Yeni ihale açacağım" diyor. “Kime vereceğim? BMC'ye vereceğim” diyor, Ethem Sancak'a. Ethem Sancak diyor ki: "Yahu kardeşim benim tankla ne işim var? Param yok en azından, fabrikam yok, arsam yok." Olağanüstü teşvikleri olan bir karar çıkarıyorlar. Çıkarıyorlar da yapamıyor ki. "Bir de Talip Öztürk diye bizim bir yakınımız var, onu da yanına vereceğim" diyor. "Beraber bu ihaleyi alın" diyor. İhaleyi alıyorlar. "Param yok." Para Katarlılarda var diyor. “Onlar da verirse biz bu işi hallederiz.” Peki Katarlılar para veriyor mu? Vermiyorlar. 5 kuruş bile vermiyorlar, 5 kuruş. Sayın Bahçeli, sen de dinle: 5 kuruş bile vermiyorlar, 5 kuruş vermiyorlar.
2014'te seri üretime geçilecekken, 4 yıl bekliyorlar tank üretilmesin diye. 2018'de BMC'ye diyorlar ki: "Sen kazandın ihaleyi, gel al" diyorlar ve Nurettin Canikli dönemin Milli Savunma Bakanı diyor ki: "Tank seri üretimine 2019 sonu veya 2020 başında geçeceğiz" diyor. Savunma Sanayii Müsteşarı bir tweet atıyor o da 9 Kasım 2018'de: "BMC ile Altay tankının üretimi için sözleşme imzaladık. İlk Altay tankı 18 ay sonra -yani 9 Mayıs 2020- Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na teslim edilecek." Ortada tank yok. Arkadaşlarımız Milli Savunma Bakanlığı bütçesinde soruyorlar, "neden zamanında yapmadınız?" diye. "Neden doğru dürüst ihale yapmadınız?" diye. “Efendim ordumuzun tanka çok acil ihtiyacı var, bir an önce bu ihalenin verilmesi lazımdı.” 2014'te yaptınız... Bu temel bir milli güvenlik sorunudur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne tank yaptırmamak için yapılan bir girişimdir ve bunun bir numaralı aktörü de Recep Tayyip Erdoğan'dır, ikinci aktörü de Devlet Bahçeli'dir. .
Hadi üretmedi diyelim, "yapamıyorum" dedi, ne olması lazım? İhaleyi kazanan ikinci sıradaki kişiye verilmesi lazım. Vermediler. Şimdi ne yaptılar? Tosyalı'ya hisselerini sattılar. Hayatımda Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne zarar verecek bu kadar büyük bir olaya ilk kez tanık oluyorum. O nedenle tank üzerinde duruyoruz. Bir devletin tank üretmemesi için, devleti yönetenlerin özel çaba harcaması ne demektir? Egemen güçler tarafından teslim alınması demektir. "Tank üretmeyeceksin" diyor, "ihale yapmayacaksın" diyor ama "ihale yapıyorsan göstermelik, milleti kandırmak için, bu işle hiç ilgisi olmayan bir adama ver" diyor, "oyalasın seni" diyor. Ağırıma giden ne? Milli Savunma Bakanı'nın bütün bu olayların tanığı olmasıdır ve sesini çıkarmamasıdır. O nedenle diyoruz, bizim iktidara ihtiyacımız var. Bizim iktidara mecburiyetimiz var. Şanlı ordumuza bu fabrikayı alacağız ve teslim edeceğiz. .
Şimdi Erdoğan'a sesleniyorum: Eğer yürekli birisiysen, artı namuslu birisiysen, çık benim karşıma, kim yalan söylüyor, kim yalan söylemiyor? Senin istediğin televizyonda çıkalım, Tank Palet'i tartışalım.  Yüreğin varsa, cesaretin varsa ve namuslu adamsan.
Çıkar mı? Çıkamaz, çıkamaz. Ama ona şunu söyleyeyim: Ben yalnız çıkacağım, istiyorsan sana ihale dosyalarını da ben vereyim. Bizim söylediğimiz her söz, araştırılan ve sonucu görülen, belgesi görülen şeylerdir. Öyle oturduğumuz yerden bir şeyler söylemiyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne tank ürettirmemek ne demektir? Vatana ihanet demektir. ASELSAN'la görüşüyorsun, ROKETSAN'la görüşüyorsun, Makine Kimya ile görüşüyorsun. "Efendim, orada obüsler yapılamıyordu, Kılıçdaroğlu yalan söylüyor." Sonra kendisi söylüyor "fırtına obüsleri burada yapılıyor" diye. Kendi kendisini yalanlıyor. Hayatımda böyle bir adam görmedim, hayatımda görmedim. Kendi ülkesine bu kadar büyük bir ihanet içinde olan ikinci bir kişi görmedim. Biliyorum yine dava açacak, yine tazminat davası açacak. Sen tazminat davası açacağına, karşıma çık karşıma, sana göstereyim!
Ben ülkemi seviyorum, insanlarımı seviyorum, hangi görüşten, hangi kimlikten olursa olsun. Ülkem için canım feda. Hiç kimsenin en ufak tereddüdü olmasın. Ordumu da seviyorum, polislerimizi de seviyorum, güvenlik görevlerinin tamamını seviyorum. Her birisi kendi ülkesine hizmet etmek için her türlü çabayı gösterir. En büyük engel, sarayda oturan kişidir. En büyük engel, görev yapmalarını engelliyorlar. Tank üretecek, engelliyorlar. Uyuşturucu kaçakçılarını yakalayacaklar, engelliyorlar. 10 bin dolar rüşveti her ay kim alıyor, savcıyı engelliyorlar. Bunlarda ahlak var mı ya? Emin olun, bunlarda ahlak var mı? Ahlak kırıntısı var mı? Söylesinler, bu söylediğimin neresi yanlış? Hangi kelimesi yanlış, hangi tarihi yanlış? Ben isyan etmeyeyim de kim isyan etsin? Kendi ülkenin çıkarlarını savunacağım, ben kötü adam olacağım. Ben bu ülkede kendi ülkemin, kendi ülkemin insanlarının çıkarlarını savunmayıp da, ne yapacağım o zaman? Erdoğan karşıma çıkamaz. Bir daha söylüyorum, cesaret dahi edemez. Çünkü nasıl madara olacağını bütün millet görecektir. .
Ama Erdoğan'a yaptıracağım. Erdoğan söz vermiş: "Polise, öğretmene, hemşireye, din görevlilerine 3600 vereceğim" dedi. Sana bunları söke söke yaptıracağım. Erdoğan, vereceksin sen bunları. .
Değerli arkadaşlarım; milletime söz veriyorum, herkes dikkatle dinlesin: Asla ve asla bu güzel ülkeyi faizci lobilerine teslim etmeyeceğim. Bakın her gün Londra'daki bir avuç tefeciye 58 milyon dolar faiz ödeniyor, her gün 58 milyon dolar ödeniyor. Bu ülkeyi tefecilerden kurtaracağım. Alnımızın akıyla beraber kurtaracağız. “Faize karşıyız” diyorlar, faizcilerin ağalığını yapıyorlar, beyliğine yapıyorlar. 84 milyon insanın alın terini bir avuç tefeciye veriyorlar. Bunu bitireceğim, kararlıyım bitireceğim. Hiç kimse beni, ailemi ve çocuklarımı mal varlığım dolayısıyla tehdit etmeye cesaret dahi edemeyecek. .
Herkes şunu çok iyi bilecek ki, "Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni namuslu insanlar yönetiyor" diyecek. Halkımızın ödediği her kuruş verginin hesabını vereceğiz. Hesap vermenin ne kadar değerli, ne kadar onurlu bir görev olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz ve ayrıca Allah'ın izniyle iktidar olduğumuzda hiç kimse ama hiç kimse iktidarı eleştirdi diye hapse atılmayacak, tutuklanmayacak, gözaltına alınmayacak. Onun bütün Tweet'lerini ben okuyacağım ve ders çıkaracağım oradan.
Genç bir arkadaşımız demiş ki: “Kılıçdaroğlu bunu dedi ama noter de bunu yapar mı?” Yapacağım. Sevgili kardeşim; noter istiyorsan, noterde vereceğim ben bu sözü. Biz sözümüzün arkasında duran insanlarız. Devlete liyakati egemen kılacağız. Öyle 3 maaş, 5 maaş, 11 maaş, beslemeler; bunların tamamına son vereceğim, tamamına... Kimin hakkıysa parasını alacak. Besleme düzeni, haramzade düzenine son vereceğiz. Herkesin bundan emin olmasını isterim. Devlet ihalelerinin tamamı şeffaf olacak. Beyefendi diyor: Belediyeler efendim Facebook'ta yayınlasın, öyle diyor değil mi? Sen niye yayınlamıyorsun? Sen yayınla. Hangi AK Partili belediye yayınlıyor ki zaten? Her gün gazetelerden okuyoruz. Sen götürürsen, o da götürüyor, seni örnek alıyor. Bu düzeni değiştireceğiz, insanca hakça bir düzen getireceğiz ve bu beşli çete olayına da kesinlikle son vereceğiz.
Beşli çeteciler korkabilirler, korksunlar. Devleti kimse kazıklayamaz. Devlete kimse kazık atamaz. Herkesin alın terine saygı gösteririm, iş dünyasının da; işini doğru yapıyorsa başımın üstünde yeri var. Vergisini ödüyorsa başımın üstünde yeri var. Ama devleti kazıklamaya gelince, kimse kusura bakmasın. 83 milyonun hakkını, hukukunu savunmak benim görevimdir. Peki, "birinci göreviniz nedir?" diye vatandaş sorabilir, her yerde söyleyeyim: Birinci görevimiz, vatandaştan toplanan paraların üretime harcanmasıdır, fabrika kurulmasıdır. Önce işsizlikle mücadele edeceğiz ve yoksullukla mücadele edeceğiz.
Değerli arkadaşlarım, israf haramdır dedik. Allah'ın izniyle iktidar olduğumuzda, o sarayı üniversiteye vereceğim. Orası bilim yuvası olacak, o karanlık ilişkilerin tamamına son vereceğiz. Orada diyecekler ki: “Burada bir dönem haramiler oturuyordu" diyecekler. "Bir dönem şöyleydi, bir dönem beslemeler vardı burada" diyecekler. "Şimdi Aydınlık var" diyecekler. O uçan saraylar, yazlık saraylar, kışlık saraylar; bu saray edebiyatını bitireceğim. Mütevazı ol kardeşim ya, millete örnek ol ya, millete örnek ol! 13 tane uçağı olacak. Dünyanın en pahalı araçlarından filosu olacak. Ya akıl alacak şey değil; çocuklar yatağa aç giriyor, beyefendinin keyfine bak! Akıl alacak şey değil, bunları bitireceğim.
Değerli arkadaşlarım; kamudan emekli olduktan sonra bir derneğin başkanı oldum, arkadaşlar ısrar ettiler oldum. Derneğin adı, Vatandaşın Vergisini Koruma Derneği idi. Eğer vatandaş vergi ödüyorsa, o verginin nerelere harcandığının hesabını sormak gerekiyor. Onun başkanlığını yaptım. Raporlar yazdım, ciddi yolsuzluk raporları yazdım. Vatandaş vergi ödüyorsa, o verginin vatandaşa dönmesi lazım. Üretim olarak dönmesi lazım, yiyecek olarak dönmesi lazım, okul olarak görmesi lazım, hastane olarak dönmesi lazım. Borç ve tefeciye faiz olarak dönmemesi lazım. Bunu yapacağız. Beyt-ül male uzanan her eli kıracağım. Bir daha söyleyeyim: beyt-ül male uzanan her eli kıracağım. Kim kul hakkı yiyorsa, hesabını soracağım, burnundan fitil fitil getireceğim. .
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin itibarını yeniden sağlayacağız. Bu meclis, Gazi Meclis olacak. Siyasi Ahlak Kanunu gelecek, öyle çantacılar, rüşvetçiler, ihale takipçileri, bunlardan milletvekili olmaz. Milletvekili, milletin vekili olacak, milletin derdiyle ilgilenecek. Milletvekilliği zenginleşme aracı değildir, köşeyi dönme aracı değildir.
Bunu yapacağız ve en önemlisi bu uyuşturucu baronlarını bu ülkeden söküp atacağız. Kendileri için özel alanlar yaratırlar. Pudra şekerleri diyorlar, nasıl sınıf atladıklarını görüyoruz, haram paranın insanları nereye sevk ettiğini görüyoruz. Fakirin, fukaranın hakkını yersen bu tablo çıkar ortaya. Bunu değiştireceğiz. Uyuşturucu baronlarını bu ülkeden temizleyeceğiz. Güvenlik güçlerine diyeceğiz ki: Önünüz açık, bir tane uyuşturucu baronu ortaya çıkıp da yakalayıp, hesap sormazsanız görevine son vereceğiz, kusura bakma. Siyasetçi oradan beslenmeyecek, bürokrasi de oradan beslenmeyecek. Hepimiz bu konuda dik ve onurlu duracağız çocuklarımızın geleceği için.
Efendim, hepinize en içten sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum; sağ olun, var olun diyorum. 

Bu Kategorideki Diğer Haberler